Yazarlar
Yazarlarımızın görüş ve düşünceleri keşan haber de

0

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile Türk Milleti; hür ve bağımsız yaşama iradesini ortaya koymuştur.

 

Bu açılış; her türlü iç ve dış ihanet şebekelerine rağmen başarıya ulaşma azim ve kararlılığın merkezi olarak ülkenin önüne yeni ufuklar açan bir dönüm noktasıdır.

 

Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları; istiklal mücadelesinin ancak Türk Milleti’nin; egemenliğine, birlik ve beraberliğine sahip çıkması ile başarılabileceğine inanmıştır

 

TBMM; Bağımsızlık savaşının karargâhı olmuş,

kararlarıyla, onurlu duruşuyla mücadeleye hayat, insanımıza umut ve güç vermiş,

kurtuluş mücadelesini başarıya ulaştırmış,

Cumhuriyet’i ilan ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun kaynağı olmuş,

Türkiye’nin modern dünyayla bütünleşme sürecinde kapsamlı reformları hayata geçirmiş,

güçlü yarınların temellerini atmıştır.

 

Demokrasi; bir uzlaşma, anlaşma ve barış rejimidir.

Hukuk devleti; hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim demektir.

Sosyal devlet; toplumun tümünü ayrımsız kucaklama anlayışıdır.

Türkiye; Laik, sosyal bir hukuk devletidir.

Türkiye; kimliksizlerin eliyle, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı, çoğulcu demokrasi anlayışından sinsice uzaklaşmaktadır.

Çarpık, çağdışı, etnik aidiyet temelli demokrasiye çoğulculuğa inanmayan Arapçı dinci zihniyet; toplumun ortak dokusunu parçalamaktadır.

Çözümü ertelenen sorunlar; ülkenin geleceğini ipotek altına almaktadır.

Yeni rejim diye sayıklayanlar; demokrasinin olanaklarından yararlanıp, demokrasiyi tersyüz etmeye devam etmektedirler.

Millet egemenliği, milli irade; milletin birlik ve beraberliğini parçalamak demek değildir.

Milli egemenlik; özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, hukukun üstünlüğünün ve kurumların meşruiyetinin dayanağıdır.

Ülkede; yandaşı kollayan koruyan aklayan bir garabet yargı anlayışı, hak ve adalet duygularını sarsmaktadır.

Türk Milleti diyemeyenlerin; kökenlerin açıklamaktan korktukları, kutsal din duygularını istismar ettirmede başarılı oldukları bir süreç yaşanmaktadır.

 

Kendine inanmak, çalışmak, kendini en iyi şekilde yetiştirmek; amacı ve hedefi olanlar için gereklidir.

Türk Milleti’nin geleceğinin teminatı çocukların; atalarının izinden giderek, ülkenin huzuru, refahı ve gelişmesi için, günü geldiğinde azim ve kararlılıkla sorumluluklarını yerine getireceğine olan inancım tamdır.

 

Çocukların başarılı, sağlıklı, huzurlu ve mutlu olması; milletçe ortak amacımızdır.

Çocukların başarısı; Türkiye’yi güzel günlere taşıyacaktır.

Dünya barışı ve huzuru için; dünya çocuklarına kardeşlik, sevgi, barış duygularının verilmesi gereklidir.

 

Türk Milleti yetişmiş ve yetişmekte olan evlatları; büyük bir azim, kararlılık ve inançla bugünün ve yarınların teminatıdır.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 98. Yıldönümünde;

Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, İstiklal Savaşımızın tüm kahramanlarını, Birinci Meclis üyelerini saygı, minnet ve şükranla anıyorum.

Dünyanın bütün çocuklarına ve çocuklarımıza barış ve mutluluk getirmesi temennisiyle, 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlar, sevgi çiçeklerinin yeşermesini dilerim.

0

ENEZ MEKTUBU

Ulaş DEMİRAY / ulasdemiray@gmail.com

Artık partilerin iktidarı diye bir olay yok.  Örneğin TEK BAŞINA Ümit BOYNER çıksa 100 bin imza toplasa (ki toplar) hiç bir partiye ihtiyacı olmadan seçilebilir ve bu ülkeyi yine hiç bir partiye bağlı olmadan 5 yıl keyfince yönetebilir. O nedenle CHP kimi aday gösterecek, gösterdi mi, seçilir mi seçilmez mi? .. Bunlar sadece geyik muhabbetini sevenler için konu olabilir.

Kaldı ki kim aday olursa olsun CHP adayının birinci turda seçilme şansı yok. Önemli olan ( bu dönemde ilk öncelik ) RTE & Bahçeli’nin oyununu bozmak.. CHP olmasa da Akşener de olur, hatta Saadet partisinin adayı da olur. Daha fazlası için hayal kurmayın.. CHP den veya diğerlerinden mucize beklemeyin..

***

Diyelim ki CHP de beğendiğiniz kişi aday yapılmadı.. AKP adayına mı oy vereceksiniz? “CHP ye, ya da İYİ partiye kızdım AKP ye oy vereceğim” mi diyeceksiniz.? Bu iş bu kadar basit mi?

Herkes sandık başına giderse Demokrasi ittifakı kazanacaktır. Yeter ki hiç kimse tatil keyfini bozmamak için CHP yi, yada ufak tefek şeyleri bahane ederek sandıktan kaçmaya çalışmasın..

***

“İyi ama o zaman Milletvekili seçimlerinin önemi nedir?” diye sorulabilir. Diyelim ki RTE her şeye rağmen kendi şahsi oylarının fazlalığı ile kıl payı seçildi.. Eğer TBMM de bugünkü gibi bir AKP salt çoğunluğu yoksa – ki olmayacak- yeniden OHAL yasasını keyfi olarak uzatabilir mi? Uzatamaz.. Çünkü görünen o ki RTE başkan seçilse bile TBMM aritmetiği kesinlikle farklı olacaktır.

Elbette bunun da en önemli koşulu, her hangi bir parti ile ittifak yapma şansı olmazsa HDP nin %10 barajını kendi başına aşabilmesi ya da bir ittifak içinde seçime girebilmesidir. Çünkü yapılacak ittifaklarla  %10 barajı resmen değilse de fiilen kalkmış olacağından AKP nin tek başına iktidar olma şansı (Hele MHP ile beraber olup birlikte göründükçe) mümkün değildir.. Bir süre önce bir yazımda “AKP kendi ayağına kurşun sıktı” derken anlatmak istediğim buydu..

Bu durumda: Evet.. Yeni TBMM; yürütmenin, yani C.Başkanın işlerine karışamayacak ama kanunlarda istediği her değişikliği yapabilecektir. Yeni TBMM, Anayasayı değiştirme gücünü yakalayamasa da Örneğin, OHAL’i kaldırabilecektir, YÖK yasasını değiştirebilecektir, HSYK ile ilgili düzenlemeler yapabilecektir. Hükümetin Yurt dışına asker gönderme yetkisini kısıtlayabilecek hatta kaldırabilecektir. Bir AF yasası çıkarabilecektir. En önemlisi UYUM YASALARI artık yeni TBMM nin görevidir. vs.. Yani ipin ucu ittifakın elinde olacaktır.

***

Sonuç olarak 24 haziranda RTE’ nin seçilmesi bence mümkün değildir. Kaldı ki seçilse bile bugünkü kadar güçlü olamayacaktır.. Çünkü TBMM artık onun at oynatabileceği bir meydan olmaktan çıkacaktır. Çıkarılmalıdır.. Bunun tek koşulu da HDP nin barajı aşabilmesi veya ona da bu ittifak içinde bir yer bulunmasıdır. Bir daha yineliyorum. Bunun tek koşulu HDP nin barajı aşması ya da ona da bu ittifak içinde bir yer bulunmasıdır..

Ve gün gelecek AKP “Bahçeli’yi kurtarayım” derken neleri kaybettiğinin farkına varacaktır.

24 Haziran’da sonuç ne olursa olsun, 25 Haziran bir kabusun bittiği, demokrasinin İLK ışıklarının göründüğü bir gün olacaktır. Yeter ki “Temel Karamollaoğlu şöyleydi, HDP böyleydi, CHP adayı filanca olmalıydı” gibi saplantılar ve gevezeliklerle RTE ‘nin ekmeğine yağ sürmeyelim..

Enseyi karartmayalım..

 

0

            

 

Devlet kurumlarında ve yargıda cemaatler arası güç yetki savaşı devlet organlarını felç etmiştir. Muhalif siyasi gruplar ve cemaat tasfiye edilirken diğer siyasi grup ve cemaatler etkin hale geliyor.

Oysa temel kural; Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz..

 

Kişiler, kurumlar ve idarenin her türlü yargı kararına uymak zorunda olduğu bilinmelidir

 

Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, sosyal ve laik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Temel unsur hukuk devletidir. Demokratik, laik, sosyal nitelikleri ise bunun üzerine inşa edilmiştir.

 

Anayasa’da devlet organları yasama, yürütme, yargı olmak üzere üç temel erk şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın başlangıcında da kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu açıkça ifade edilmiştir.

 

Hukuk ve demokrasi

Hukukun bulunmadığı yerde, demokrasiden söz edilemez. Yasalar hukuk için vardır ve gereklidir.

 

Hukukun üstünlüğü ilkesinin yer almadığı devlet modelinde keyfilik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Hukukun üstünlüğü; kişilerin can, mal güvenliği ile temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alır.

 

Devletin tüm çalışmalarında bu ilkeye uygun davranışta bulunması gerekir. Her devlet kurumu Anayasa’nın ve yasaların tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Hukuk her şeyin üstündedir ve keyfiliğe yer yoktur. Bu açıdan Anayasa’nın 2. maddesindeki tanımlamanın ne denli önemli olduğu tartışmasızdır.

 

Yargı bu ülkede yaşayan herkese lazım. Yargının bağımsızlığını yitirdiği bir ülkede temel hak ve özgürlüklerin varlığından söz edilemez. Bu konuda kurum ve kişiler kendilerine düşen özeni göstermeli, sağduyulu davranmalıdır. Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir.

 

Sosyal hayatı hukuk kuralları düzenler

Anayasa’nın 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri belirlenmiştir. Ayrıca yaşama, eğitim hakkı, sağlık ve iş güvencesi, sosyal güvenlik hakkı gibi temel nitelikleri de  sıralanmıştır. Hukukun üstünlüğünü sağlayan devlet, sosyal devlettir. Sosyal devlet ilkesi, geleneksel hukuk devleti ilkesini tamamlar. Devletin temel niteliklerinden biri, sosyal hukuk devleti ilkesidir.

 

Sosyal hukuk devleti, temel hak ve özgürlükleri en geniş ölçüde sağlayan ve güvence altına alan, toplumsal gerekleri ve toplum yararını gözeten, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak kollayan, milli gelirin adil bir biçimde dağıtılmasını sağlayan devlettir.

 

Sosyal hayatı hukuk kuralları düzenler. Hukuk da gelişen sosyal hayata göre şekillenir. Yasaların ilk ve temel amacı, bireylerin mutlak haklarını korumak ve düzenlemektir. Çünkü insanların refah ve huzurunun temeli hukuktur.

 

Hukuku hayata geçiren yargıçlara bakıldığında, bağımsızlık ve güvencenin yargı ve yargıç için ayrıcalık olmadığının, hakkın eksiksiz, ödünsüz gerçekleşmesi için zorunluluk anlamına geldiğinin görüleceği açıktır. Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir. Çünkü bağımsız yargı, yeri ve zamanı geldiğinde yasama ve yürütme için de son derece önemlidir. Geçmiş tarihimizde bu konuda pek çok örnek vardır ve olacaktır da.

 

Yargı erki tam bağımsız değil ise vatandaşın temel hak ve özgürlüklerinin kargaşaya, hükmetmeye tabi olacağı ve kuralsızlıkların kural haline gelmesi doğaldır. Yargı bağımsızlığına tutuculukla yaklaşan siyasiler, bunun yoksunluğunun ve eksikliğinin aslında kendilerine zarar verdiğini zaman içinde görmüş, yaşamış, sonuçta acılarını hep çekmiş, ülkeleri ve ulusları da bundan olumsuz etkilenmiştir.

 

Yalnızca Türkiye için değil, uluslararası düzeyde de yargı ve adalet tüm insanlığa gereklidir.  Temelde her platformda kabul gören görüş, devletin hukukun üstünlüğünü esas alması durumunda, yurttaşlarının haklarını güvenceye aldığı, özgürlüğünü sağladığı hususudur. Demokratik olduğunu öngören her rejimin, hukuku temel almasında zorunluluk vardır.

 

Toplumda ve devlette sorumluluk taşıyan herkes, söylemlerinin ne gibi etki yaratacağını ve getireceği sonuçları önceden düşünmek zorundadır.

 

Hukukun, hukuk kurallarının üstünlüğünün hayata geçirilmesinde zorunluluk vardır. Bu konuda görev ise hepimize düşmektedir.

 

Günün Sözü. Haksızlık yaptınsa telafi etmeye bak, yoksa haksızlığa maruz kaldığında sızlanma.

0

Türk Milleti’ne kin ve nefret kusan ihanet yapılanmaya ve sinsi hain işbirlikçi güce karşı mevcut partilerle, lider ve kadrolarla netice alma olanağının kalmadığı ortaya çıkmıştır.

Aydınlar, siyasetçiler, gazeteciler, gaflet ve dalalet içindedir.

 

Millet adına, ülke adına, herkes için konuşmaları gerekir. Konuşmuyorlar, halkın içinde görülmüyorlar. Cesaretsiz, pısırık, mıymıntı tiplere dönüştüler..

 

Kimileri; konuşarak, kimileri yazarak, herkes çalışıyor. Ancak; kimliksiz, kişiliksiz yalancılar, riyakarlar, işbirlikçiler, dönekler, liboşlar, daha etkin olmaya devam ediyorlar.

 

Çağdaşı; kimliksiz kişiliksiz yaşamakta

Milliyetçisi; sloganlara takılı kalmış okuma, öğrenme, anlatma sıkıntısında.

Solcusu; yüzyıl öncesinin kavram tartışmasında, toplum değerlerine yabancı

Liberali; küresel sermayenin sözcülüğünde, sömürü peşinde.

Zengini; zevk ve safa içinde servetine servet katmakla meşgul.

Fakiri; çaresiz, yardım alma peşinde.

Döneği; nemalanma peşinde.

İşbirlikçisi; efendilerinin emirlerini yerine getirmede hata yapmama çabasında.

Dincisi; din istismarcılığı yaparak dünya zevki ile meşgul,

Milletvekili, bürokratı; oh yan gel de yat cümlesini tekrarlamakla meşgul.

Rejim baronları, ideoloji baronları, çağdaş baronlar, din baronları, cemaat baronları dünyalıklarla meşgul.

Askeri; düşman kim, nerede arayışı ile şaşkınlık içinde.

Toplum, yetmiş fırkaya bölünmüş ama çekişme ve tepişme devam ediyor.

 

Bozuk düzen; insanların şaşkınlıkla izler hale geldiği acı gerçekler düzeni’dir.

 

Bozuk düzenin çanak yalayıcıları,

Bozuk düzenin haram rantlarına talip olanlar,

Bozuk düzenin kirli nemalarından yararlananlar,

Bozuk düzenin haram kemiklerini yalayanlar,

Bozuk düzenin ganimetlerinden nasiplenenler,

Bozuk düzen çok kötü diyenler,

Bozuk düzen yıkılsın, yerine iyisi gelsin diyenler,

Bunların çoğunun şimdi sesleri solukları çıkmıyor.

Bozuk düzenin zehirli nimetleri onları semirtti.

Haram yiyiciler, devletin milletin, saçı bitmedik yetimlerin haklarını yemeye devam ediyor.

Yağma, talan, vurgun gece gündüz devam ediyor.

Otuz sene önce içmeye ayranı olmayanlar bugün yedi yıldızlı hayat sürüyorlar.

 

Kokuşmaya, yolsuzluklara, haksızlıklara, haram yollarla zengin olmaya karşı muhalefet etmeyenler; aksine yalakalık, yağcılık, pohpoh, dalkavuklukluk yapanlar vasıflı ve dürüst vatandaş değildir, gerçek aydın değildir.

 

Sözümüz söz, kararımız karardır.

 

Türkiye Devleti’ni; milletin kanıyla, irfanıyla kurduk Dolayısıyla biz nigahbanız, bekçiyiz, sahibiz. Kimsenin endişesi olmasın. Bizim azımız çoktur. Önemli olan muktedir olmaktır. Biz her zaman muktedirdik, Türkiye insanı her zaman muktedirdir. Bu memleketi vatan bilen, bu milleti kendi milleti bilen herkes için konuşacağız. Herkesin hakkı, eşitliği için biz kendimizde söz hakkı buluruz.

 

Göz olup göreceğiz.

Kulak olup dinleyeceğiz.

Dil olup anlatacağız.

Kalem olup yazacağız.

Ayak olup gideceğiz.

 

Biz neyi anlatacağız? Garip-gurebaya, fakir-fukaraya, cahil-cühelaya, işbirlikçileri, dönekleri, liboşları, istismarcıları, kimliksizleri yanigerçekleri anlatacağız.

 

Biraz daha yüksek sesle, belki biraz daha çok, gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

Bizler; herkesin umutla beklediği o SES’iz. Bundan sonraki süreçte gereğini yapacağız.

 

Sözümüz yine söz.

Biz Türk Milleti’nin SESİYİZ.

Bu ses, vatan sathında yankılanacaktır.

 

Günün Sözü: Bilen, planlayan, sakin olan kazanır.

0

Türk Milleti’ne kin ve nefret kusan ihanet yapılanmaya ve sinsi hain işbirlikçi güce karşı mevcut partilerle, lider ve kadrolarla netice alma olanağının kalmadığı ortaya çıkmıştır.

Aydınlar, siyasetçiler, gazeteciler, gaflet ve dalalet içindedir.

 

Millet adına, ülke adına, herkes için konuşmaları gerekir. Konuşmuyorlar, halkın içinde görülmüyorlar. Cesaretsiz, pısırık, mıymıntı tiplere dönüştüler..

 

Kimileri; konuşarak, kimileri yazarak, herkes çalışıyor. Ancak; kimliksiz, kişiliksiz yalancılar, riyakarlar, işbirlikçiler, dönekler, liboşlar, daha etkin olmaya devam ediyorlar.

 

Çağdaşı; kimliksiz kişiliksiz yaşamakta

Milliyetçisi; sloganlara takılı kalmış okuma, öğrenme, anlatma sıkıntısında.

Solcusu; yüzyıl öncesinin kavram tartışmasında, toplum değerlerine yabancı

Liberali; küresel sermayenin sözcülüğünde, sömürü peşinde.

Zengini; zevk ve safa içinde servetine servet katmakla meşgul.

Fakiri; çaresiz, yardım alma peşinde.

Döneği; nemalanma peşinde.

İşbirlikçisi; efendilerinin emirlerini yerine getirmede hata yapmama çabasında.

Dincisi; din istismarcılığı yaparak dünya zevki ile meşgul,

Milletvekili, bürokratı; oh yan gel de yat cümlesini tekrarlamakla meşgul.

Rejim baronları, ideoloji baronları, çağdaş baronlar, din baronları, cemaat baronları dünyalıklarla meşgul.

Askeri; düşman kim, nerede arayışı ile şaşkınlık içinde.

Toplum, yetmiş fırkaya bölünmüş ama çekişme ve tepişme devam ediyor.

 

Bozuk düzen; insanların şaşkınlıkla izler hale geldiği acı gerçekler düzeni’dir.

 

Bozuk düzenin çanak yalayıcıları,

Bozuk düzenin haram rantlarına talip olanlar,

Bozuk düzenin kirli nemalarından yararlananlar,

Bozuk düzenin haram kemiklerini yalayanlar,

Bozuk düzenin ganimetlerinden nasiplenenler,

Bozuk düzen çok kötü diyenler,

Bozuk düzen yıkılsın, yerine iyisi gelsin diyenler,

Bunların çoğunun şimdi sesleri solukları çıkmıyor.

Bozuk düzenin zehirli nimetleri onları semirtti.

Haram yiyiciler, devletin milletin, saçı bitmedik yetimlerin haklarını yemeye devam ediyor.

Yağma, talan, vurgun gece gündüz devam ediyor.

Otuz sene önce içmeye ayranı olmayanlar bugün yedi yıldızlı hayat sürüyorlar.

 

Kokuşmaya, yolsuzluklara, haksızlıklara, haram yollarla zengin olmaya karşı muhalefet etmeyenler; aksine yalakalık, yağcılık, pohpoh, dalkavuklukluk yapanlar vasıflı ve dürüst vatandaş değildir, gerçek aydın değildir.

 

Sözümüz söz, kararımız karardır.

 

Türkiye Devleti’ni; milletin kanıyla, irfanıyla kurduk Dolayısıyla biz nigahbanız, bekçiyiz, sahibiz. Kimsenin endişesi olmasın. Bizim azımız çoktur. Önemli olan muktedir olmaktır. Biz her zaman muktedirdik, Türkiye insanı her zaman muktedirdir. Bu memleketi vatan bilen, bu milleti kendi milleti bilen herkes için konuşacağız. Herkesin hakkı, eşitliği için biz kendimizde söz hakkı buluruz.

 

Göz olup göreceğiz.

Kulak olup dinleyeceğiz.

Dil olup anlatacağız.

Kalem olup yazacağız.

Ayak olup gideceğiz.

 

Biz neyi anlatacağız? Garip-gurebaya, fakir-fukaraya, cahil-cühelaya, işbirlikçileri, dönekleri, liboşları, istismarcıları, kimliksizleri yanigerçekleri anlatacağız.

 

Biraz daha yüksek sesle, belki biraz daha çok, gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

Bizler; herkesin umutla beklediği o SES’iz. Bundan sonraki süreçte gereğini yapacağız.

 

Sözümüz yine söz.

Biz Türk Milleti’nin SESİYİZ.

Bu ses, vatan sathında yankılanacaktır.

 

Günün Sözü: Bilen, planlayan, sakin olan kazanır.

0

Asya ve Avrupa tarihi Türkler olmadan yazılamaz diyen namuslu Batılı Tarihçiler varken, bizdeki emperyalizmin yerli işbirlikçileri kafaları bulandırmaya çalışmaktadır.

 

Türk Milleti’nin Fransız, Alman, İngiliz, Rus, Çin milletinin meydana gelişi gibi tarihsel bir süreç sonucudur

 

Türk Milleti; Türk kurucu unsurunun, diğer Müslüman unsurlarla kurduğu sosyolojik, kültürel bir yapıdır. Irkçılıkla bir alakası yoktur. Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir. Anadolu insanına bir aidiyet duygusu vermede bu tarih çizgisi esastır.

 

Her devletin içinde birbirine her yönden benzemeyen yurttaşlar vardır. Ve her zaman olacaktır. Evli çiftlerin arasında bile benzeşmeyen yanların bulunması doğal sayılır. Öyle ki yaşamları sabah yediklerinden, akşam yatağa giriş biçimine kadar ortak yönleri sayesinde evlilikleri sürüp gitmektedir.

 

Her toplumda; ortak yönlerle, farklılıklar birlikte yaşar. Ancak bu farklılıkları olduğundan fazla büyütmek kişisel düzeyde bir hastalıktır. Bu kişisel düzeyde olduğu gibi küçük veya büyük kümeler, yani halklar arasında da olabilir. Bu daha çok biz diyenlerle onları ayırmaya çalışan bir anlayıştır.

 

Ruhbilimci Sigmund Freud; bu biz-onlar yabancılaşmasına Küçük Farklılıklar Narsizmi diye bilimsel bir ad koymuştur. Narsizmin sözlük anlamı kendine hayran olmadır. Başka bir deyişle başkalarındanfarklı olan küçük yanlarını abartmak ve onlara bir çeşit aşık olmaktır. Freud, bu eğilimi farklılık ve düşmanlık duygularının temeli diye tanımlamıştır.

 

Freud bu tanımıyla; toplumsal rahatsızlığa bir ad koymuştur. Oysa, Jonathan Swift aynı konuyu daha çok çocukların okuduğu Gülliver’in Seyahatleri kitabında Liliput ve Blefuscu adındaki iki devletin aralarındakiçok uzun süren savaşın sebebi olarak tanımlamıştır. Kitapta, bu savaşın nedeni şu anlaşmazlığa bağlanmıştır:

 

“Yumurta neresinden kırılmalı? Sivri ucundan mı yoksa daha yassı olan gerisinden mi?” Bu yüzden çıkan ve aylarca süren savaşta büyük felaketler yaşanır. Bu romanda da belirtilmeye çalışıldığı gibi; çatışan iki küme saçma bir görüşü göz ardı etmek yerine, bu uğurda kan dökmeyi tercih etmektedir.

 

Yakın ve uzak tarihte bu saçmalıkların çıkarttığı birçok savaş vardır. Latin katolikleri İsa’nın çarmıha gerilmesinin sembolü olarak göğüslerinde haç biçiminde istavroz çıkartırlar, kenellerini önce sola sonra sağa götürürler. Bizans katolikleri ise önce sağa sonra sola götürürler ki küçük’ farklılık buradadır. Ama bu yüzden savaşmışlardır.

 

Küçük farklılık narsizmine bir çok örnek verilebilir. Aynı dili konuşup aynı dinden olan Araplar, peygamberin en yakın 4 arkadaşından Ömer, Osman ve Ali’yi ve torunlarını katlettiler. Abbasiler iktidara gelince Emevi liderlerini mezarlarında çıkararak vahşice cezalandırdılar.

 

Afrika’da; Hutiler veTutsiler arasındaki fark ise sivri ve yassı burun şeklinin abartılmasındanbaşka bir şey değildi.

 

Pakistan’da; Müslüman doğu Bengalliler kendilerine ayırım yapıldığını iddia ettiler. Daha sonraki süreçte bu bölge 1971 ‘de Bangladeş’i kurdu.

 

Hindistan’da; Gucareti ve Mahastıran kadınları her ikisi de Hindu’dur ve iki ayrı ama birbirine yakın dil konuşurlar. Genel görünümleri de aynıdır. Ancak, birinciler sari denilen giysilerini sağ omuzdan diğerleri sol omuzdan geçirirler. Ama yine de bu küçük farklılığı çok önemserler. Yine;Sikhler, çok uzun saç ve sakallarıyla diğer Hindulardan farklılıklarım ortaya çıkartarak Hindistan’da ayaklanır. Hindular Sikhli kıyımıma girişir. Bunun sonucunda, Sikhler tanınmamak için saçlarını ve sakallarını kesmek zorunda kalır.

 

Atlantik kıyısındaki Fas ve Moritanya’dan, Hint Okyanusu kıyısındaki Somali ve Umman’a kadar Arap toplumlarını- birbirine bağlayan Arapça dil’idir.

 

Irak’ta; Talabani ve Barzani aşiretleri birbirini kendi dillerinde konuşarak anlamazken, aralarında ortak dil olarak Arapçayı kullanıyorlar.

 

Türkiye’de hangi Kürtçe?

Zazaca, Kırmançca, Bohtanice, Solhanice, Dimilli lehçeleri ve yine kendi içlerinde ağızlar varken kim hangi dil eğitimi verecek?

 

İslam dini eğitimde verilecekmiş? Kim hangi dini anlatacak?

 

İlahi mesaja dayalı İslam mı?

Arapçı İslam mı?

Ilımlıcıların İslam’ı mı?

 

Hıristiyan ve Musevilerle birleştirilerek sunulan Diyalogcuların İslam’ı mı?

Çalma çırpmanın, yalan söylemenin doğal görüldüğü Münafıklar İslam’ı mı?

İnsanları bölen birbirine düşüren katlettiren linç ettiren Fasıkların İslam’ı mı?

Çarpık düşünceli tiplerin; anladığı, algıladığı, yaşam felsefesi yaptığı İslam çeşitleri ortada.

Akıl, bilim, teknoloji, paylaşım, adalet, sosyal refah kavramları anlam ifade ediyor mu?

 

Günün Sözü: Düşüncesi sakat olan insanın, kin nefret ve öfke içinde olması kaçınılmazdır.

0

Zavallılar, korkuyorlar, endişeliler. Hırsızlıkları, dolandırıcılıkları, sapıklıkları dünyada yankılanıyor. Ama pişkinler. Sırıtıyorlar. Din din, iman iman diye sayıklıyorlar sayıklatıyorlar. Bilimde, sanatta, teknolojide, adalette, özgür düşüncede yoklar. İslam ümmeti diyorlar ama yine de birbirlerini katlediyor, yaşadıkları yerleri yakıp yıkıyorlar. Her islam toplumu ise şaşkın. Nemalananlar mutlu.

 

İktidar, bürokrasi, demokrasi, dış politika, ekonomi konusunda herkes bir şeyler söylüyor.

Bir kesime göre; iktidarda olmak ayakta kalmak, güç sahibi olmak, unvan sahibi olmak, makam sahibi olmak haklılığı, zayıf düşmek veya yok olmak haksızlığı gösteriyor.

 

Oysa; tarihte nice kaybedenler olmuş, niceleri saltanat içinde yaşamışlardır. Ama haklılık kavramı tarihin adalet terazisinde insanların vicdanında yerini bulmuştur.

 

Dini kaynaklardan referans kullanan pek çok kişi, aydın, kuruluş, siyasiler nerdeyse doğrunun ölçüsünügüç olarak göstermeye çaba harcıyorlar.

 

Dinleyeni de dinlerler. Türkiye’deki telefon dinleme olaylarının hukuk devleti ilkelerini ihlaldir. Ama kim dinliyor? Türkiye’de dinlemekten daha meşru sanki hiçbir şey kalmadı. Bu kadar çok dinlemenin var olduğu bir ülkede hiç piyasaya çıkmamakla birlikte birileri görüntülerini kaydetmedi diye mi düşüneceğiz.

 

Bilinmelidir ki; dinlemeler ve görüntü tespitleri birileri üzerinde hep şantaj ve siyasi maksatlarla kullanılıyorsa; en fazla şantaj yapılabilecek, üzerinden siyaset yapılabilecek görüntüler ve dinlemeler iktidarda olanlara yetkili ve de etkili olanlara ait görüntü ve dinlemeler olur. Teorik olarak bu böyledir. Bir yerlerde birileri arşivlemiş olabilir.

 

Türkiye felakete doğru sürüklenmektedir. Bulunduğumuz coğrafyada yeni bir süreç, dönüşüm yaşanmaktadır. Yanı başımızda felaket varsa bu felaketin Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildir. Sorumlu bir dış politikada, iktidar komşularında sorun istemez.

 

Kardeşim, dostum dediğiniz liderlerle, ülkelere iki gün sonra tam tersi davranış gösterirseniz dünyadaki güvenirliliğini kaybederseniz. Kimse sizin dostunuz olmaz.

 

Yapılan ayrıştırma ile vatandaşlar etnik, mezhep, bölge, kent farklara dayalı kutuplaşmış,

Türkiye, son yıllarda muhalefet yapamaz bir ülke durumuna düşmüştür. Bu durum muhalefetin olmayışından dolayı değil ama muhalefetin etkili olmasını sağlayacak yapıların ve iletişim kanallarının birileri tarafından baskılanmasından kaynaklanmaktadır.

 

Siyasi iktidara yönelik eleştiriler hem siyasi partiler hem de sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar tarafından özgürce ve incitecek şekilde yapılamıyorsa, ülkenin başına en büyük musibet gelmiş demektir.

 

Denetlenemeyen baskı altına alınmayan, eleştirilemeyen iktidarlar; gittikçe yanlışlarında azgınlaşırlar. Bir siyasi iktidarın, nasıl olsa hesap sorulmuyor, basın, aydınlar bizi rahatsız edecek haberleri araştıramıyor, tüm mekanizmalar bizim elimizde, duygusu içindeyse ise o ülkede, soygunların yapıldığı görülmüyor, yargılanmıyor demektir.

 

Ortalık süt liman gözükebilir. Gürültüler, parıltılar, olumsuzluklar halkın göz önündedir. Böyle bir siyasi ortam Türkiye tarihinin en karanlık siyasi ortamdır. Siyasi iktidar eleştirmek, yanlışlarını araştırmak basın sivil toplum kuruluşları, aydınlar tarafından yapılamıyor, siyasi partilerin sesleri yeterince iletişim organları tarafından halka aktarılamıyorsa orada sorun var demektir. İçinde bulunduğumuz durum budur.”

 

Basın özgürlüğü sınırsız olamaz. Uyduda yayın yapan 200 civarı televizyon kanalı var. 24 saat iktidarın yanlışlarını rasyonelleştirmeye çalışan, ‘Aman azar işitmeyelim. Mutlu olsunlar’ diyen yayın ilkelerini buna göre şekillendirmek zorunda bırakılmış bir medya düzeni var.

 

Doğrular; söylenmeli, yazılmalıdır. Doğrunun kendisini kabul ettirme gücü vardır. İnsan zihnine yerleşme özelliği vardır. Tek tek doğruları söyleyerek yolumuza devam edeceğiz ve bu standardı düşmüş demokratik ortamdan doğru ve aydınlık günlere ülkemiz gidecektir.

 

Bir insan aydınsa, benim başıma bir şey gelir mi diye mücadelesinden vazgeçmez. Gerçekten aydın olan ‘eleştirirsem konumumu koruyamam’ diye düşünmez. Eğer kişi aydınsa acından ölse bile çizgisini ve mücadelesini bozamaz. Aydın olmanın kuralı budur. Kaytaran tiplere aydın denmez, şarlatan denir.

 

Aydın; bildiği doğruları anlatmaktan çekinmeyen kişidir.

 

Günün Sözü: Adaleti, hakkı, dürüstlüğü, doğruluğu esas alan kişi insan olmuş demektir.

0

Herkes kuşkulu, endişeli. Sözlere ve davranışlara dikkat ediyor. Hep kuşkuyla bakıyor. Peki ama neden? Yaşananlar ortada.

Kime, neden, niçin güvenilecek?  Ayrıştırdılar. Nefret ettirdiler.

Ülkede kin, nefret, öfke fırtınası yaşanıyor. Tabi bu fırtına belli çevrelerce bilinçli bir şekilde yaşatılıyor. Ucube tipler etkili ve yetkili oldular.

 

Ama ne yazık ki, rezilliğin dibine vuranlar, toplumun tümünü ya da bir kesimini rencide edici, kırıcı, yaralayıcı ifadeleri kullanmaktan hiç kaçınmıyor.

 

Bilinçli ya da değil gerçekleştirilen çirkinlik kimin eseri diye sormak gerekir.

 

İnsanlar; etnik köken, din araştırmasına yönelmiş durumda. Güvensizlik ayrışma hızla artıyor. Birlik ve beraberlik söylemleri ciddiye bile alınmıyor. Kamplaşma artıyor. Toplumda küllenmiş geçmişe ait ne varsa tartışma konusu ediliyor. İnsanlar şaşkınlık içinde! Ne adına bunlar yapılıyor, demokratikleşme ve özgürlük adına. Acaba gerçekten öyle mi?

 

Gerçekleşen rezillikten sadece partiler, gazeteciler, akademisyenler mi, aydınlar mı sorumlu?

Suç işleyenlere yaşa varolan diyenlerin, hiç bir işlem yapmayanların hiç suçu yok mu?

 

Reyting canavarına kurban verdiğiniz topluma aşılanan zehir, etkisini gün geçtikçe arttırıyor.

 

TV’deki programların, gazete manşetlerinin, köşe yazılarının, TV’de konuşanların, hayatımızı işgal etmesi;hatta sadece hayatımızla sınırlı kalmayıp hayallerimizi bile işgal altına alması sıkıntılı bir süreç. Düşünen ve üreten beyinler yetiştiremezsek, gençlerin ellerine hamburger kolayı verirsek, gerçek başarının iç huzuru ve mutluluk olduğunu unutturan hayatlar yaşatırsak, sevmezsek/öpmezsek, kendine saygı kavramını yaşamlarına entegre edemezsek, prensipler geliştirecekleri onurlu hayatlar yaşatamazsak, sadece para ve bilgisayarla oyalanıp zaman öldürmelerine müsaade edersek olacağı bu elbet!

 

Ne olmak istediğini bilmeyen ve hayatının merkezine dizi karakterlerini oturtan gençler, bizim geleceğimiz…

 

Ama bizler, bugünümüzü ziyan ettiğimiz gibi geleceğimizi de yok ediyoruz. Bu tabloyu görünce inanıyorum ki, küresel ısınma bile, insanlık kadar dünyaya zarar veremez!

 

Değerlerine sahip çıkmayan bir toplumda çözülüş kaçınılmazdır!

 

Girişimciliğin en önemli gereklerinden biri özgür düşüncedir. Kafalar ne kadar özgür olursa düşünceler de o kadar güçlü olacaktır. Özgürlüğün önü açıldıkça girişimcilikte gelişecektir.

 

Unutulmamalıdır ki; topluma ve insanlara gem vurulduğunda onlardan yenilikçi düşünmeleri beklenemez. Amaçsız idealsiz hedefsiz, özgürlükte ekmekte olmaz!

 

Bugün dünyada, gıda, su, enerji güvenliği, döviz kuru savaşları tartışılırken, daha fazla nasıl zenginleşiriz, işsizliği nasıl çözeriz sorularına yanıt aranırken, Türkiye’de anlamsız gereksiz konular tartışılıyor. Enerjimizi o kadar lüzumsuz şeylere veriyoruz ki. Doğru şeyleri tartışmalıyız, gereksiz konulara takılıp kalmamalıyız.

 

Dünya’da aydınlanmanın ışıkları tekrar yansımaya başladı. Bu ışıklar Anadolu coğrafyasına doğru geliyor. Eğer biz iyi hazırlanabilirsek o ışık bu topraklardan doğacak.

 

Başarılı bir girişimci olmak için nelere ihtiyaç vardır?” sorusunu herkes soruyor. Özgüvene, paraya, yenilikçi düşünceye, iyi eğitime ihtiyaç vardır.

 

Gençler kendilerine güvenmeli ve kendilerinden daha akıllı insanlarla çalışmalıdır.

 

Başarı için; hedef belirleyecek ve hayal kurulacak, çalışılacak. Çünkü çalışmadan belirlenen hedefe ulaşmak mümkün değildir. Yılmadan çalışmak gerekir.

 

Zenginlik önemlidir. Ülkeler zenginleştikçe işsizlik azalır. Ancak asıl zenginlik güç ve vicdandır. Herkes birbirini mutlaka sevmesi gerekir. Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır.

 

Empati yapmayı öğrenmeliyiz. Birbirimizi, sağcı-solcu, Türk, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum, Gürcü, Boşnak, Çerkez, Arap, Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist, başı açık-kapalı, alevi-sünni diye dışlamaya hakkımız yok. Bu bizim zenginliğimiz ve birbirimizi kucaklamak zorundayız.

 

Bunları sağlayacak ülkenin duyarlı bilinçli insanları, ortak değerlerde buluşarak, birlikte hareket etmek zorundadırlar.

 

GÜNÜN SÖZÜ: Hayalleri, hedefleri olan insan çalışarak başarıya ulaşır.

0

Batının derinliklerinde sinsice yetiştirildiler. Maskeleri ile masum görüntüleri ile çağdaş barışçı imajla yansıtıldılar. İktidara getirildiler. Din iman kitap diyerek Arap çöllerinin çağdışı hurafelerinin sözcüsü oldular. Araplardan daha çok Arapçılık yapmaya başladılar. Bilgileri yoktu, batının emireriydiler. Ortadoğu’nun yakılıp yıkılmasına, katliamlara destek oldular, terör örgütlerini sinsice korudular, eğitmeye yardım ettiler. Yediler semirdiler semirdikçe sömürdüler. Sonra birbirlerine düştüler. Tarikatlerle, cemaatlerle alçak ve şerefsiz koalisyonla devletin kaynaklarını haraç meraç sattılar, yandaşlarıyla servet edindiler sonrada birbirine düştüler. Şimdi çaresizler. Hergün bukalemon gibi kimlik kişilik değiştiriyorlar. Her tarafa saldırıyorlar. Herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Milleti ayrıştırıyorlar, dışarıda devleti alay konusu ettiriyorlar. Tatlı dilli, iyi giyimli, din iman kimlikli sırıtan ucube tipler etkili ve yetkili.

 

Onlar; milletimiz diye söz başlarlar. Dinimiz diye devam ederler. Adalet derler, istikrar derler. Söyledikleri böyledir ancak yaptıklarının, ne milletle ne dinle ne imanla uzaktan yakından alakası yoktur. En büyük adaletsizlik bunlar tarafından yapılır. Dostları, kardeşleri; hırsızlardır, kalpazanlardır, teröristlerdir, vahşi sömürgeci kapitalistlerdir.

 

Etkili ve yetkili tiplere dikkat edin. fesatça düşünmekten, kapalı kapılar ardında kin, nefret, öfke eğitimi aldıkları için, korktukları herkesi dinlemekten, takip etmekten, ucube bir yaratık haline gelmişlerdir. TV ekranları, gazete sayfaları kriminolojik açıdan suçlu tiplerle dolu. Yüzlerine dikkat edin. Sırıtıyorlar. Sesleri değişik, gülümseyişleri değişik, tipleri değişik.

 

Kitleler; çoğu kez, yaşanılan toplumsal, siyasal sürecin arka planını anlamakta zorlanır. Yaşanılanlar, tarih olduktan sonraysa yapılacak bir şey kalmaz.

 

Geçmişi belleğine kazıyan insanoğlu, yaşananların nedenlerini ve olası sonuçlarını algılamakta nedense aynı feraseti gösteremez.

 

Değişim-Dönüşüm operasyonu nedir? Milli/Ulus devlet niteliğinin çözülmesi, siyasi coğrafyanın küçülmesi, millet bilincinin dağıtılıp etnik ve mezhepsel bölünme, geleceğe yönelik ortak hedeflerden vazgeçilerek, amaçsız sürüye dönüşümün tamamlanması.

 

Medya ilüzyonuyla topluma şırıngaladığı psikokültürel narkozun etkisinin operasyon tamamlanıncaya kadar geçmemesini istemektedir. Ortadoğu halkları verilen narkozun etkisinden kurtulup kurtulamayacağını zaman gösterecektir.

 

Bulunduğu coğrafyada hiçbir iddiası kalmamış, kaderini ve geleceğini belirleme iradesini kaybetmiş, emperyal sistemin verdiği rolü itirazsız benimseme psikolojisinin yönetimden başlayarak tüm halkı etkisi altına alması için adeta toplu hipnoz seansı yapılmış gibidir.

 

Tarih bize devletlerin güç katsayısının sahip bulundukları ekonomileri olduğunu göstermektedir. Ekonomik olarak üstün olanın siyasal, askeri gücü de yüksektir.

 

Sorulması gereken soru şudur; ekonomisi milli olmaktan çıkarılmış, büyük sermayesi uluslar arası sermayeye eklemlenmiş bir Türkiye, milli devlet olarak yaşayacak mıdır?

 

Oyun; son derece açık oynandığı halde anlaşılamaması şaşırtıcıdır: Kopan gürültü, yaşanan postmodern kargaşa ve karmaşa, ekonomik olarak teslim alınan bir ülkenin milli kalmakta direnen bürokrasisinin, ordusunun tasfiyesidir.

 

Tasfiye programının ulus ötesi karar mercileri ulus devletin, ulusal ekonominin infazını milli dirençle karşılaşmadan sonuçlandıracak psikokültürel sihirli reçete arayışındadırlar. Halkın derin bilinçaltında yaşattığı kolektif duyarlılığını köreltip, milli kimliğe, kültüre dönüşüp ulus bilinciyle harmanlanan din algısının yok edilmesini bu nedenle zorunlu görmektedirler.

 

Halkın milli kimliğe dönüştürüp içselleştirdiği din algısı, emperyalizm güdümündeki tarikat-cemaatlerin, kitleleri köleleştiren kayıtsız şartsız itaat-biat reçeteleriyle değiştirilmektedir.

 

Milli/Ulus devletin tasfiyesiyle, ekonominin, siyasetin, devletin denge kurumlarının, yani sistemin baştan aşağı emperyalizmin arzuları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi operasyonunu, toplumun stratejik olarak algılayamadığı görülmektedir.

 

Devletin temel nitelikleri değiştirilmek istenirken, ulus devletten postmodern sömürgeye dönüşümün kurumsal ve fiziki en büyük engelinin ortadan kaldırılması gerçekleştirilmektedir!

 

Ülkenin siyasi coğrafyasının küçültülmesi için düğmeye basılmıştır.

Operasyonlar; yerel-milli olan her unsura aralıksız sürdürülüyor.

 

Küresel güçlerin devşirmesi işbirlikçi dönek ajan hainlerin saltanatları da yıkılır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Sevinçleri de uzun sürmez.

İlahi mesajı çarpıtarak aldatma peşinde olanların hüsranları ise ibret örnekleridir.

 

Yalan, talan, dolanı iman esası gibi görenler karşısında; dürüst, namuslu, ahlaklı insanlar bir ve beraber olmak ve gönül birliği içinde hareket etmek zorundadır.

İşbirlikçileri de, korkakları da, hainleri de ajanları da dönekleri de iyi tanıyın, tanıtın.

 

Günün Sözü: Gerçekleri bildiği halde; bugünü sorgulamayan, yarına ilişkin öngörü ortaya koymayan ya korkaktır, ya haindir, ya işbirlikçidir ya da ajandır.

0

Batının derinliklerinde sinsice yetiştirildiler. Maskeleri ile masum görüntüleri ile çağdaş barışçı imajla yansıtıldılar. İktidara getirildiler. Din iman kitap diyerek Arap çöllerinin çağdışı hurafelerinin sözcüsü oldular. Araplardan daha çok Arapçılık yapmaya başladılar. Bilgileri yoktu, batının emireriydiler. Ortadoğu’nun yakılıp yıkılmasına, katliamlara destek oldular, terör örgütlerini sinsice korudular, eğitmeye yardım ettiler. Yediler semirdiler semirdikçe sömürdüler. Sonra birbirlerine düştüler. Tarikatlerle, cemaatlerle alçak ve şerefsiz koalisyonla devletin kaynaklarını haraç meraç sattılar, yandaşlarıyla servet edindiler sonrada birbirine düştüler. Şimdi çaresizler. Hergün bukalemon gibi kimlik kişilik değiştiriyorlar. Her tarafa saldırıyorlar. Herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Milleti ayrıştırıyorlar, dışarıda devleti alay konusu ettiriyorlar. Tatlı dilli, iyi giyimli, din iman kimlikli sırıtan ucube tipler etkili ve yetkili.

 

Onlar; milletimiz diye söz başlarlar. Dinimiz diye devam ederler. Adalet derler, istikrar derler. Söyledikleri böyledir ancak yaptıklarının, ne milletle ne dinle ne imanla uzaktan yakından alakası yoktur. En büyük adaletsizlik bunlar tarafından yapılır. Dostları, kardeşleri; hırsızlardır, kalpazanlardır, teröristlerdir, vahşi sömürgeci kapitalistlerdir.

 

Etkili ve yetkili tiplere dikkat edin. fesatça düşünmekten, kapalı kapılar ardında kin, nefret, öfke eğitimi aldıkları için, korktukları herkesi dinlemekten, takip etmekten, ucube bir yaratık haline gelmişlerdir. TV ekranları, gazete sayfaları kriminolojik açıdan suçlu tiplerle dolu. Yüzlerine dikkat edin. Sırıtıyorlar. Sesleri değişik, gülümseyişleri değişik, tipleri değişik.

 

Kitleler; çoğu kez, yaşanılan toplumsal, siyasal sürecin arka planını anlamakta zorlanır. Yaşanılanlar, tarih olduktan sonraysa yapılacak bir şey kalmaz.

 

Geçmişi belleğine kazıyan insanoğlu, yaşananların nedenlerini ve olası sonuçlarını algılamakta nedense aynı feraseti gösteremez.

 

Değişim-Dönüşüm operasyonu nedir? Milli/Ulus devlet niteliğinin çözülmesi, siyasi coğrafyanın küçülmesi, millet bilincinin dağıtılıp etnik ve mezhepsel bölünme, geleceğe yönelik ortak hedeflerden vazgeçilerek, amaçsız sürüye dönüşümün tamamlanması.

 

Medya ilüzyonuyla topluma şırıngaladığı psikokültürel narkozun etkisinin operasyon tamamlanıncaya kadar geçmemesini istemektedir. Ortadoğu halkları verilen narkozun etkisinden kurtulup kurtulamayacağını zaman gösterecektir.

 

Bulunduğu coğrafyada hiçbir iddiası kalmamış, kaderini ve geleceğini belirleme iradesini kaybetmiş, emperyal sistemin verdiği rolü itirazsız benimseme psikolojisinin yönetimden başlayarak tüm halkı etkisi altına alması için adeta toplu hipnoz seansı yapılmış gibidir.

 

Tarih bize devletlerin güç katsayısının sahip bulundukları ekonomileri olduğunu göstermektedir. Ekonomik olarak üstün olanın siyasal, askeri gücü de yüksektir.

 

Sorulması gereken soru şudur; ekonomisi milli olmaktan çıkarılmış, büyük sermayesi uluslar arası sermayeye eklemlenmiş bir Türkiye, milli devlet olarak yaşayacak mıdır?

 

Oyun; son derece açık oynandığı halde anlaşılamaması şaşırtıcıdır: Kopan gürültü, yaşanan postmodern kargaşa ve karmaşa, ekonomik olarak teslim alınan bir ülkenin milli kalmakta direnen bürokrasisinin, ordusunun tasfiyesidir.

 

Tasfiye programının ulus ötesi karar mercileri ulus devletin, ulusal ekonominin infazını milli dirençle karşılaşmadan sonuçlandıracak psikokültürel sihirli reçete arayışındadırlar. Halkın derin bilinçaltında yaşattığı kolektif duyarlılığını köreltip, milli kimliğe, kültüre dönüşüp ulus bilinciyle harmanlanan din algısının yok edilmesini bu nedenle zorunlu görmektedirler.

 

Halkın milli kimliğe dönüştürüp içselleştirdiği din algısı, emperyalizm güdümündeki tarikat-cemaatlerin, kitleleri köleleştiren kayıtsız şartsız itaat-biat reçeteleriyle değiştirilmektedir.

 

Milli/Ulus devletin tasfiyesiyle, ekonominin, siyasetin, devletin denge kurumlarının, yani sistemin baştan aşağı emperyalizmin arzuları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi operasyonunu, toplumun stratejik olarak algılayamadığı görülmektedir.

 

Devletin temel nitelikleri değiştirilmek istenirken, ulus devletten postmodern sömürgeye dönüşümün kurumsal ve fiziki en büyük engelinin ortadan kaldırılması gerçekleştirilmektedir!

 

Ülkenin siyasi coğrafyasının küçültülmesi için düğmeye basılmıştır.

Operasyonlar; yerel-milli olan her unsura aralıksız sürdürülüyor.

 

Küresel güçlerin devşirmesi işbirlikçi dönek ajan hainlerin saltanatları da yıkılır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Sevinçleri de uzun sürmez.

İlahi mesajı çarpıtarak aldatma peşinde olanların hüsranları ise ibret örnekleridir.

 

Yalan, talan, dolanı iman esası gibi görenler karşısında; dürüst, namuslu, ahlaklı insanlar bir ve beraber olmak ve gönül birliği içinde hareket etmek zorundadır.

İşbirlikçileri de, korkakları da, hainleri de ajanları da dönekleri de iyi tanıyın, tanıtın.

 

Günün Sözü: Gerçekleri bildiği halde; bugünü sorgulamayan, yarına ilişkin öngörü ortaya koymayan ya korkaktır, ya haindir, ya işbirlikçidir ya da ajandır.

0

Yöneten-yönetilen ilişkileri, egemen sınıfın sömürü sistemi, soyluluk-kölelik, iktidarın keyfiliği; insanlık tarihinin acı gerçeklerdir. Aynı zamanda birikimli tecrübe yığınıdır. Sonuçta; yasalar önünde ayrıcalıklı kişi sınıf zümre olmadığı, herkesin eşit olduğu sistem inşası gerçekleştirmek istenmiştir. Bu hukuk devleti, anayasal devlet, demokrasi kavramları ve uygulamaları ile açıklanabilmiştir.

 

Hukuk ve demokrasi içiçedir. Hukukun bulunmadığı yerde, demokrasi yoktur. Anayasa ve  yasalar hukuk için vardır ve gereklidir.

 

Hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanmadığı devlet yönetiminde; keyfilik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Hukukun üstünlüğü; kişilerin can, mal güvenliği ile temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alır.

 

Devletin tüm çalışmalarında bu ilkeye uygun davranışta bulunması gerekir. Her devlet kurumu ve yetkilisi Anayasa’nın ve yasaların tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Hukuk her şeyin üstündedir ve keyfiliğe yer yoktur. Bu açıdan Anayasa’nın 2. maddesindeki tanımlama çok önemlidir.

 

Anayasa’da devlet organları yasama, yürütme, yargı olmak üzere üç temel erk şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın başlangıcında da kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu açıkça ifade edilmiştir.

 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz..

 

Kişiler, kurumlar ve idarenin her türlü yargı kararına uymak zorunda olduğu bilinmelidir

 

Anayasa’nın 2. Maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, sosyal ve laik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Temel unsur hukuk devletidir. Demokratik, laik, sosyal nitelikleri ise bunun üzerine inşa edilmiştir.

 

Yargı; bir ülkede yaşayan herkese lazım. Yargının bağımsızlığını yitirdiği bir ülkede temel hak ve özgürlüklerin varlığından söz edilemez. Bu konuda kurum ve kişiler kendilerine düşen özeni göstermeli, sağduyulu davranmalıdır. Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir.

 

Anayasa’nın 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri belirlenmiştir. Hukukun üstünlüğünü sağlayan devlet, sosyal devlettir. Sosyal devlet ilkesi, geleneksel hukuk devleti ilkesini tamamlar. Devletin temel niteliklerinden biri, sosyal hukuk devleti ilkesidir.

 

Sosyal hukuk devleti; temel hak ve özgürlükleri en geniş ölçüde sağlayan ve güvence altına alan, toplumsal gerekleri ve toplum yararını gözeten, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak kollayan, milli gelirin adil bir biçimde dağıtılmasını sağlayan devlettir.

 

Sosyal hayatı hukuk kuralları düzenler. Hukuk da gelişen sosyal hayata göre şekillenir. Yasaların ilk ve temel amacı, bireylerin mutlak haklarını korumak ve düzenlemektir. Çünkü insanların refah ve huzurunun temeli hukuktur.

 

Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir. Çünkü bağımsız yargı, yeri ve zamanı geldiğinde yasama ve yürütme organları için de denetleyeceği, sınırlandırıcı işlevde bulunur.

 

Yargı tam bağımsız değil ise vatandaşın temel hak ve özgürlüklerinin kargaşaya, hükmetmeye tabi olacağı ve kuralsızlıkların kural haline gelmesi doğaldır. Yargı bağımsızlığına tutuculukla yaklaşan siyasiler, bunun yoksunluğunun ve eksikliğinin aslında kendilerine zarar verdiğini zaman içinde görür.

 

Temel görüş; devletin hukukun üstünlüğünü esas alması durumunda, yurttaşlarının haklarını güvenceye aldığı, özgürlüğünü sağladığı hususudur. Demokratik olduğunu öngören her rejimin, hukuku temel almasında zorunluluk vardır.

 

Toplumda ve devlette sorumluluk taşıyan herkes, açıklamalarının ve uygulamalarının ne gibi etki yaratacağını ve getireceği sonuçları önceden düşünmek zorundadır.

 

Günün Sözü. Haksızlık yaptınsa telafi etmeye bak, yoksa haksızlığa maruz kaldığında sızlanma.

0

Her türlü ayrımcılıktan, ötekileştirmekten uzak, din-dil-ırk-renk-cins farkı gözetmeksizin bütün insanlarla, bitkilerle, hayvanlarla barışık, yaşamın varlık ortamı olan doğayı koruyan insan olma bilincine sahip olarak; 

Akıl ve bilim öncülüğünde;

hak, adalet, özgürlük ve eşitliğin temel kabul edildiği,

dostluk, dayanışma, kardeşlik, barış ve yardımlaşmanın pekiştiği; 

Dargınlıkların, düşmanlıkların, çatışmaların, çekişmelerin, ayrışmaların ve savaşların giderildiği,

sevginin, saygının, hoşgörünün ve bütün güzelliklerin ülkemizde, bölgemizde, dünyamızda ve galaksimizde olması umuduyla,

 

Beyinlerin yenilendiği, insanca düşüncelerin geliştiği bir yıl olması, sağlıklı, başarılı, huzurlu mutlu günler yaşanması dileğiyle, Yeni Yılınızı içtenlikle kutlarım.

0

Kavramlar, anlamlar, uygulamalar sürekli değişiyor. Olmadı yeniden. Bunda temel neden; modern cumhuriyet rejiminin işleyişi ile ilgili, devlet kurumlarının yapısıyla ilgili, çağdaş değerler yerine din görüntülü çıkar odaklı siyaset ve yaşam anlayışıyla ilgili genel kabullerin tersyüz edilmesidir.

 

Varolanla değiştirilmek istenen arasında her zaman varolan çekişme; bu kez kendi içinde çatışmayı getiriyor. Öylesine ki; devlet, kurum, yargı, siyaset, bürokrasi, asker, polis, gazeteci, iş adamı tartışma konusu edilirken, İslam dinin ne olduğu da tartışılmaya başlandı, Müslüman için neyin önemli, neyin önemsiz olduğu da ayrışmaları getiriyor.

 

Evrensel hukuk kurallarına, anayasa ve yasalara aykırı fiillerin cezalandırılması; hukuk devletinin temelidir.

Yasama ve yürütme erkleri yanında yargı erkininde görevini yapması; devlet yönetiminde, normal yaşamda her zaman var olan bir uygulamadır.

Amaca niyete göre değişse de yapılan hukuk dışı iş ise; yargısal işlemlerdir.

Ancak yetki ve güce sahip olanlar için yapılan; muhalifi veya rakibin kuvvetli ve zayıf yönlerini tespit ederek etkisiz hale getirmektir. Kamu görevlilerinde siyasetçilerde akademisyenlerde, gazetecilerde ne yazık ki algılanan gerçek bu.

 

Peki ama bu kişiler neden bu kadar ürküyor, korkuyor, endişe duyuyor.

Bir şeyi olmayan kişi endişe duyar mı? Duyabilir. Duyanlar da haklılar.

 

Herkeste bu endişe var. Öylesine ki normal evde, pastanede, büroda oturanlar birbirlerine bu uyarıyı yapmak zorunda kalıyorlar artık. Yanında çalışanlara kuşku ile bakıyorlar.

 

Tüfek icat edilince Köroğlu‘nun dediğini hatırlıyorsunuzdur: Eyvah, delikli demir çıktı, mertlik bitti sözü halk arasında kullanılmaktadır.

 

Aynı Köroğlu bugün yaşasaydı, politik arenaya bakıp emin olun şu lafı ederdi: Eyvah, geldiler, dinleme, dosyalama, takip, soruşturma, suçlama, etkisizleştirme yaşamın parçası haline geldi!

 

Peki ikide bir ne mi diyorlar? Diyorlar ki; yalan, iftira, dış güçler, önümüzü kesmek için yapıyorlar. Böyle bir ifade suçüstü yakalanma halidir.

 

Makamların; hukuk devletinde görev yetki ve sorumluluk alanları, anayasa ve yasalarla belirlenmiştir. Makamlar, en-üst icra makamıdır, yanlışı, eksiği, gediği, dosyası olandan hesap soracak en zirve kurumlardır. Ancak gelin görün ki Türkiye’de yetki de sorumlulukta görev alan tanımı da makama gelen tarafından belirleniyor. Yani her kurum o kurumun başında kim varsa ona göre yönetiliyor.

 

Görülüyor ki; yönetim-siyaset-yargı- medya-sermaye artık ciddi erozyona uğramıştır.

 

Var olan müthiş teknolojik imkanlarla herkes izlenebildiğinden, arşivler tutuluyor. Zamanı gelen bir konu oldu mu da o dosya özel ambardan alınıp hemen servis ediliyor.

 

Genel kanaat; meydan okuyan ama sonra aniden çark eden bazı isimlerin bu tür dosyalarla kasetlerle korkutulduğudur.

 

Birçok siyasetçi, gazeteci, akademisyen yanında yargı mensuplarında da böyle bir şüphe var. Bu şüpheyi vatandaş da yaşıyor. Vatandaş ne yapsın?

 

Siz hiç sarrafın bağırdığını duydunuz mu?

Kıymetli malı olanlar bağırmaz.

Zerzevatçı bağırır ama kuyumcu bağırmaz.

Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.

Düşünen bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez.

Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.

 

Şerefle bitirilmesi gereken, En asil görev, hayattır.

Bir lokma ekmek için, Şerefini çiğnetmeye,

Bir anlık eğlence için, Servetini tüketmeye,

Bir zamanlık mevkii için, El ayak öpmeye,

Günlük menfaatler için, Onurunu terketmeye,

Bir kısım insanlara kızıp; Tüm insanlara düşman

Olmaya değmez bu hayat…

 

GüNüN SöZü: Dürüstçe hakkı savun, adaletli ol, bilerek ve hissederek uygula, insan olarak yaşadığını anlarsın.

 

0

Anadolu coğrafyası tarih boyunca sığınma bölgesi olmuştur.

Elçi/Peygamber Musa yolunda olanlar yeğeni komutanı Yuşa ile Anadolu’ya sığınır. Elçi/Peygamber İsa’nın annesi ve havarileri Anadolu’ya sığınır yerleşir. İslam dinini yeniden düzenleyen Yezid’in/Mervan’ın soyu Anadolu’ya sığınır yerleşir. Sapkın Araplar sığınır yerleşir. Evlilik dışı doğanlar, işgal dönemi işgalcilerden olma olanlar ihanette birleşir. Yerleşik halk; bu farklı kimlikler karşısında varlığını yüksek Türk kültürü/töresi içinde korumaya çalışır.

En etkili olanı; İslamcılık, ümmetçilik görüntüsü alanındaki faaliyetlerdir. Tarikatler, cemaatler sonrası dernekler vakıflar partiler eliyle örgütlü mücadele ederler.

Çıkar amaçlı birlikteliğe; varolan azınlıklar da döneklik yaparak gerçek kimliklerini gizleyerek yer alırlar. Kimisi milliyetçi, kimisi demokrat, kimisi cumhuriyetçi, kimisi devrimci, kimisi İslamcı kimlikle haraket eder. Çıkar ilişkisi bu sinsi hainlerin ortak noktasıdır. Her kesim; kendi hırsızını yalancısı sahtekarını hainini korur, kollar.

 

Onlar ki; yüzyıllar boyunca Türk Milleti’nin engin hoşgörüsü altında varlıklarını sürdürdüler. Yıllarca içlerinde biriktirdikleri zehiri kusuyorlar, kin ve nefretlerini sergiliyorlar.

Türk Milleti’nden, Türk Kültürü’nden, Türk tarihi’nden, Türk kahramanlarından, Türk Medeniyeti’nden Türk Ordusu’ndan rahatsızlıkta, ABD, AB, Siyonist, dinci, liboş, dönek, devşirme, münafık, fasık birleşmektedir.

Her coğrafyada tarih boyunca barışın huzurun, adaletin, güvenin teminatı olan Türk Milleti, farklı kültürleri korumuş, kollamış, halkların kendi kültürlerini yaşamasını sağlamıştır.

Ancak batıya baktığımızda, gittiği dünyanın her coğrafyasında eski medeniyetleri, kültürleri, dilleri yok ettiğini, haçlı emperyalist vahşi ideolojisini, dayattığı görülür.

Bu temel gerçek açısından bakıldığında; Batı, bilimde, teknolojide, insani değerlerde temel ilke ve belgelerle uluslararası sözleşmelere imza atmasına rağmenben ve öteki ayrımını tarihsel anlayış olarak devam ettirmektedir.

Bu temel gerçek ne yazık ki; batıda eğitim görmüş aydınlarda ya da İslam diye Arap hurafeleriyle beyni iğdiş edilmiş dincilerde yada dönmelerde ya da Avrasyacı düşünen aydınlarda gerekli uyanışı sağlayamamıştır.

Osmanlı ve cumhuriyet dönemi reformlara, askeri darbelere bakıldığında, AB ve ABD in Türk ordusunu ve Türk siyasal sosyal kültürel, ekonomik düzenini, kendine göre yeniden yapılandırma amacı taşıdığı görülür.

Batı’nın Türk kininin nedeni sadece Türkün Haçlı emperyalizme karşı dik duruşu, caydırıcılığı, Haçlı emperyalizm karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir.

Batıya göre; Türk aydını ve ordusu ya yok olmalı yahut da ruhu köreltilmelidir. Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle işbirliği içinde amacına ulaşmaktır.

Batı; özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için çırpınıyor. Gerçekte nefret ettiği dincileri bağrına basarak var gücüyle desteklemesi,  dincilerde, hayati emellerine uygun her şeyi bulmasındandır. İşte bugün bu mümkün gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar.

Haçlı emel ve egemenliğine karşı olan milli güçleri zaafa uğratmak, milli aydınlatma ve ilerletme güçlerini etkisiz kılmak kimlerin amacıdır?

İşbirlikçi, dinci, liboş, dönme ittifakının uyguladığı ABD ve AB politikaları, Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır.

Avrupa; Türk Milleti ile AB mevzuatı ve işbirlikçilerin desteği ile hesaplaşıyor. AB’nin açık amaçlarından biri, Türk kimliğini kaldırmak, kimliksizleşmiş yığın topluma dönüştürmektir.

Türk Milleti; milli ve manevi değerlerine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, aydınlarına, vatanseverlerine ve ordusuna yönelik en kapsamlı ihanet dönemini yaşıyor.

Yeni Sevr‘in şartlarını, çeşitli gerekçelerle sineye çekilir bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu. Ve bu yıkım ekibi, desteklenmeye devam ediliyor.

Avrupa’nın Türk Milleti’ni tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, yenilenerek, ileri demokrasi, barış, özgürlük şarkıları altında uygulamaya konulmuştur.

İşbirlikçilerin Türk Milletine yönelik düşmanlığını değerlendirirken, bu arka planı unutmak gafletine gösterenler tarihi yanılgıdadır.

Tarihte olduğu gibi Türk Milleti’nin milli ve manevi değerlerine sahip çıkması, Batılı-Haçlı-işbirlikçi, dönme, liboş, döneklerin genlerini sarsacak, tarihsel rüyalarını karartacak, ufuklarını, yeniden söndürecektir.

Türk Milleti’Nin her bireyi, dirilişin, uyanışın idrakine sahiptir.

Günün Sözü: Hissettiğini hissettirmeyi de bilmeyenin söz söyleme hakkı yoktur.

0

Keşan,İpsala ve Enez Belediyelerini  sokak hayvanları konusunda ele aldığımızda en büyük cabayı Keşan Belediyesi’nin gösterdiğini görüyoruz.

Şu anda İpsala ve Enez Belediyelerinde veteriner  bile çalışmıyor.

Keşan ise bu işte çok ileri durumda… 2005 yılından bu yana   beş bine yakın kedi ve köpek kısırlaştırıldı.

Enez Belediyesi de önceki yıllarda Şişli Belediye’nden yararlandı bu hususta. Ama şu nada kısırlaştırma çok büyük bir sorun.

İpsala’da da kaymakamlık sokak hayvanları konusunda iyi bir adım attı.Kış aylarında barınmaları   ve yiyecek bulmaları konusunda çalışmalar yaptı.

Enez’de ise sorun devam ediyor. Belediyenin bu konuda çalışmaları var ama…

Keşan belediyesi şu anda kedi ve köpekleri kısırlaştırma işlemine devam ediyor. Keşan’da bu sorun giderilmiş gibi. Ama sorun dışarıdan bırakılan hayvanlarda.

Sahipsiz sokak hayvanları ile ilgili çalışma yapıyorlar.Kuduz aşıları ile gerekli tedavileri yapılıyor. Şu anda ilçe sokaklarında hasta hayvan görmüyoruz. Vatandaşların da bu konuda destekleri var.

Şimdi Keşan Belediyesi  biölgeye hitap edecek bir hayvan hastanesi kurma konusunda da çalışma yapıyor. Bu olursa diğer ilçeler de bundan faydalanacak.

 

 

0

Yalancılıkları, sahtekarlıkları deşifre oldukça birbirlerine düşüyorlar. Müslüman görünen Müslümanlıktan geçinenler arası çatışma sürüyor.  Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu tarihte olduğu gibi yine karanlık bulutlar kapladı. İslam adına birbirlerine düşmanlık yapıyorlar, yalan söylüyorlar, hırsızlık yapıyorlar, İslam adına katlediyorlar. 

Ne diyorlar; İslam, son din, en mükemmel din. Kur’an son kitap, herşey onda var. Muhammed; en son peygamber, en mükemmel insan o. Kim diyor bunları? Müslümanlar diyor. Peki bu söylediklerinde birlikler mi? Aynı yorum mu yapıyorlar?

Kur’an da, peygamber de tek diyorlar ama her birinin anladığı düşüncesinde yaşamında yansıttığı farklı binlerce Kur’an, binlerce Muhammed var.

 

İşte İslam dünyası işte Ortadoğu, işte Kuzey ve Orta Afrika, işte Türkiye.

 

Onlar ki; ilkellikte, vahşilikte, İftira atmada, katliamda, hırsızlıkta, yalancılıkta, sömürmede, rüşvette, yolsuzlukta, çalmada çırpmada, servet edinmede yarışırlar.

Onlar ki; bilimden, sanattan nasipsizlerdir Ama güçlüler. Neden güçlüler?

Çünkü Kötülüğün simgesi Şeytanın hiçbir kural tanımayan savaş oyunlarını; çok iyi biliyorlar ve uyguluyorlar.

Kötülerin zaferi; tarih boyunca hep olmuştur. İyiler mücadele eder bedel öder, kötüler kaymağını yer. Bu insanlığın altın kuralıdır. İyiler ve kötüler nasıl ayrışır?

 

Destekleyenler bakıyorum: ne kadar kötü ruhlu şeytanın emireri çıkarcı tip varsa ortalarda. Kim arasan var. Her siyasi görüşten, her etnik gruptan, her dinden, her tarikattan cemaatten. Ama iyiler yok.

İblis; siyasi kişileri şeytanlaştırmaya hala doymuyor.

 

Kitlelerin psikolojisi; şizofrenik yarılmaya maruz bırakılmıştır. Halka ve aydınlara yalan söylüyorlar, ayaklarına dolaştırıyorlar, sorunları çözemiyorlar, içinden çıkılmaz hale sokuyorlar.

Kitleleri azdırmak için; kitle önderlerini şeytanlaştırma tarihin bir gerçeğidir. Dünya değişti her şey değişti ama şeytanları değişmedi.

 

Konuşmalarının kozmolojisi; ibret vericidir.

Konuşmalarının ontolojisi; kendileri gibi kitleleri de inandırdıkları belirsiz başarılarıdır.

Konuşmalarının psikolojisi; insanları hayır ve şer cephesi olarak ikiye ayırmalarıdır.

Konuşmalarının teolojisi; Allah’a hamdolsun bugünleri bize nasip etti, dir.

Konuşmalarının gizlediği; Küresel güçlerin politikalarına niye niçin nasıl alet olunduğudur.

Konuşmalarının örttüğü; iyilik, doğruluk, dürüstlük, adalet, hak, paylaşımdır.

Konuşmalarının unutturduğu; Türkiye’de otu sığırı dahi ithal eden ve on yılda satılan milli varlıklar madenler şirketlerdir. Yeraltı yerüstü kaynaklardır. Yabancılara toprak satışlarıdır.

Konuşmalarının tiksindirdiği; politikacıların halkı cahil budala görmesi, sorgusuz ve hafızasız kabullenip sürdürdükleri saltanatlarını yüzleri yine kızarmadan sürdürmeleridir.

Konuşmalarının başarısı; bağlı insanların sadakatlerini yenilemeleri, biat algısını pekiştirmeleridir.

Konuşmalarının zenginliği; çocuklara okullarda anlatılan tarihi, insanların beklentilerini çarpıtarak tekrarlamalarıdır. Sanayi üretimi diye de sadece buzdolabı çamaşır makinesi, araba satışlarının arttığı gurur ve iftihar vesilesi olarak vurgulanarak konuşuluyor.

Konuşmalarında; emek konuşulmuyor, işsizlik konuşulmuyor, fırsat eşitsizliği konuşulmuyor, haksızlıklar zulümler hiç konuşulmuyor, sendika işçi lafı edilmiyor, ürün konuşulmuyor, ot, köy, yumurta, peynir, inek, yani tarımsal üretim konuşulmuyor.

 

Yani; Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun yenilenen yalancıları hiç değişmiyor ve bitmiyor. Şeytanın dostlarının; neonlar, ışık gösterileri, teknolojileri ile gizledikleri kirli düşüncelerine, niyetlerine amaçlarına rağmen, ruh halleri konuşma tarzları hiç değişmiyor.

Aydınlığın yeniden bu topraklarda doğacağı günler yakın.

 

Günün Sözü: Aldatılan aydınlatılmadıkça aldatılmaya devam eder.

0

Enez belediye Başkanı Abdullah Bostancı… Siyasete CHP de başladı.CHP de belediye başkanlığı ardından da milletvekili aday adayı oldu. Son seçimde de AKP ye geçerek yeniden belediye başkanlığı koltuğuna oyurdu.
Bu kolay olmadı gibi görünüyor ama Bostancı için kolay oldu bence. Bostancı CHP ve AKPlileri iyi tanıyor. Kendisine kimlerden oy geleceğini iyi biliyor.Hesap yapmadan da yola çıkmaz.Hesabını yaptı ve seçimi kazandı.
Kazandı ama tahmin etmediği bir borcu koltuğa oturduğu gün kucağında buldu.Tam 66 milyon. Sonra bunun 10 milyon lirasının bir hatadan kaynaklandığını bularak itiraz etti ve belediyeyi 10 milton borçtan bir kalemde kurtardı.Sonra alacakları olanlar da ile anlaşarak borcun bir kısmını ödedi. Şu anda borç 40 mılyonun üzerinde.. Enez gibi bir yerde bu büyük bir para tabii. yani insan adım atamaz.Ama Bostancı bununla da başa çıkmasını bildi. Araç filosunu çok geliştirdi. Adeta para basan fabrika yaptı.
Bostancıyı bir çok yönü ile eleştirebiliriz. Ama kabul edelim ki çok kurman bir siyasetçi..İstanbul belediyelerinden bir çok araç kopardı… Tabii bunlar Enez’in malı oldu.
Bostancı uyanık biri dedik ya.. Gazeteci gördümü hemen koluna girer ve makamına getirerek bir kahve söyler. Bu arada da sıralar söyleyeceklerini… Yakın bir zamanda başka ilçede bir belediye başkanı ise makamında bizi 4 saat bekletti sonra da gecenin karanlığında çağırdığı mahalle arasında ” Ben sizi unuttum” diyerek gazetecilere ne kadar da değer verdiğini gösterdi.
Kurt siyasetci” Enez’de insanlara nasıl refah getiririz”i düşünüyor.
Bu arada belediye de iş kur dahil 421 kişi çalışıyor.Enez’de yani 10 kişiden biri ekmeğini şimdilik belediyeden çıkarıyor.
Enez’în en büyük sorunlarından biri de sit.. İnşaat yapmak kolay değil. Bostancı bunu da çözmüş…Toprağın altına kurullar karar verirken,yakın zamanda üstüne de belediye izni yetecek.Yani inşaat yapmak kolaylaşacak.
Enez’de büyük bir potansiyel var. Deniz,orman,tarihi eser,kum güneş…Biraz da akıl olursa… Enezlinin sırtı yere gelmez.Yeter ki para kazanma yönünde birlikte hareket edilsin…
Enez’de arsa fiyatları tavan yapıyor.Şu anda revaçta bir yer.
Gelecek günler Enez için çok daha iyi olacak.Yani İyi Parti’de sessiz geliyor haberiniz ola…
NOT: Bu arada beni 4 saat bekleten ve “unuttum” diyen belediye başkanına da saygılar sunuyorum. Bir daha bulursa 8 saat bekletsin.

0

Yönetimleri bir yolla ele geçirenler; demokrasicilik dincilik özgürlükçülük oyunları ile halkları uyuşturmakta, sömürü çarkını farklı şekillerde sürdürmektedirler. Yeni-sömürgecilik demek olan küreselleşmeciliğin sözcülüğünü yapanlar, cumhuriyetçilik ve demokrasicilik yapanlar gibi mutlu azınlığın sözcülüğünü yapmaktadırlar. Aynı zamanda sömürülmeye meşruiyet kazandırmaktadırlar.
20 ve 21. yüzyılın popüler yönetim anlayışı, demokrasi ve cumhuriyetçiliktir. Gelişen diğer kavram ise 20 yüzyılda emperyalizm/sömürgecilik yeni yüzyılda ise küreselleşmeciliktir.

Cumhuriyet ya da demokrasi diyen görüş, ekonomik politika alanında da açıkça “devletin küçültülmesi”, yani ekonomi alanında yatırımcı ve üretici etkinliklerden hepten uzak durması gerektiğini savunmakta, bu görüşü dünyaya dayatan Batı`nın ise bırakınız son ikiyüz yıllık açık sömürgeciliğini, bugün bile gerek gördüğü birçok alanlarda doğrudan devlet işletmeciliği yaptığından habersizmiş gibi görünmüşlerdir. Bugün dünyanın içine yuvarlandığı ekonomik bunalım karşısında bu sözde serbest-Pazar’cı Batı devletlerinin hepsinin birinci sınıf devletçi politikalar uygulamakta oldukları bütün açıklığıyla ortaya çıktığı halde, hala demokratik devletçiliğin ne denli demokratik ve kalkındırıcı bir ekonomik model oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmekte diretmektedirler.

Türkiye için bu görüşleri öne sürenler, ulusal kimlik gereğini, ortak yurt kavramı gereğini, ortak bir hukukun toplumda egemen olması gereğini, toplumsal refah ve adalet için kamunun ekonomik girişimlerine de gerek olduğunu, bunlar olmadan hiçbir insan hak ve özgürlüğünün gerçekleşemeyeceği gerçeğini hepten göz ardı etmekte, sözünü bile etmemektedirler.

Böylece de, Türkiye modelinin, sömürgeciliği reddeden, tam bağımsızlıkçı, demokrasinin ekonomik gereklerini içeren ve tutarlı bir laikliği temel alan demokratik özelliklerine saldırmaktadırlar.

Cumhuriyet ya da demokrasi diye tutturanların içtenlik ve tutarlılıktan yoksunluklarının kanıtı da, Türkiye`deki Siyasal Partiler ve Seçim yasalarının köklü biçimde demokrasiye aykırı nitelikler taşımasına ve başta iktidar ve ana-muhalefet partileri olmak üzere siyasal partilerin hemen tümünün iç işleyişinde demokrasinin bulunmayışına, milletvekili dokunulmazlığının demokrasiyi yıkıcı bir etkene dönüşmüş olmasına, bugüne değin kararlılık ve yoğunlukla karşı çıkmış olmamalarıdır!

Uç görüşler, gerçekte her türlü özgürlük ve insan haklarına saygısız bir uluslararası ekonomik ilişkiler yapılanmasının adı olan yeni dünya düzeni ideolojisinin, Türkiye modeline saldırmak üzere Türkiye`ye uyarlanmış biçimidir.

– Okul’u fırsat eşitliği bir yana, eşitsizliklerin şiddetlendiği kurum haline getirmek,
– Kamu’daki siyasi veya sivil, askeri bürokratik konumu; hayattaki ekonomik, maddi, manevi gücü; statü ve hiyerarşileri, cemiyet ve cemaatleri, “imtiyaz” ve “zümre egemenliği” kaynağı olarak idrak ile icra etmek,
– Özgürlük’ün, bir şeyi yapmaktan men edilmemek kadar, insanın hakkı sayılan bir şeyi yapabilmeye muktedirlik, o fırsatı, imkanı bulabilmek şeklindeki “pozitif” manasını kurutan liberallik, demokratlık, cumhuriyetçilik, muhafazakarlık türleri,
– Yerlerine ne tür “Sadaka, iyilik, yardım, gönül” işleri koyarsanız koyun; kamusal eğitim, sağlık, güvenlik, güvence, emeklilik, çocuk ve yaşlılara, engellilere, en yoksullara sahip çıkma, merhamet ve şefkat sistemlerini çürütmek,
– Devlet’i halkın karşısında konumlandırmak,
-İnsanlar arasında, din, mezhep, etnisite, milliyet gibi kimliklere göre ayrım; eşitsizlik yaratmak, kardeşliği yok etmek,
– Kamu’da, sivil ve askeri kurumlarda, özel sektörde; özgürlük, eşitlik, dayanışma ilkeleri bir yana; temel hakları dahi çiğnemek, çalışma düzenini bir nevi kölelik, korku ve endişeyle sinme, tahakküm, boyun eğme sistemi haline getirmek,
– Anayasa’da dahi mevcut; imtiyazlara, zümre egemenliklerine karşı, fırsat eşitliği ve dayanışma kurumlarına, insanca yaşama atıf yapan maddeleri her gün çiğnemek ve asla hesap vermemek, anlayışına sahiptir.

Cumhuriyet ve demokrasi`nin, doğru anlamı ve dürüst uygulaması ile:
– Sömürgeciliğin ekonomik ve askeri saldırısının da tepelenebileceğini,
– Gerçekleştirilen laik devlet, aile, eğitim, ekonomi kurumlarının ve çağdaş uygarlığın üstün-değerlerini anlatan dil, yazı, sanat, felsefe devrimlerinin sömürgeciliğin bir daha hortlamamasını sağlayacak gerçek güvenceler olduğunu,
– Gerçek gelişmenin kapitalizmi de, sosyalizmi de demokrasinin belirgin nitelikleri açısından aşan demokratik devletçilikle sağlanabileceğini,
– Eğitimin hem demokratik hem de ekonomik gelişmenin en etkili kaldıracı olduğunu, anlatanlar, savunanlar uygulamaya çalışanlar var.

Bu kavramlara doğrulukla sahip çıkmak, “şerefli, haysiyetli ve namuslu” yaşamanın zorunlu gereğidir. İnsanların sorgulaması gerekenler bunlar olsa gerek!

Günün Sözü: İnsan, başka insanların haysiyetini ezip geçmez; aşağılamaz, aşağı görmez.

0

İleri demokrasi, yeni anayasa, demokratikleşme, açılım sakızı çiğneyenler, asker-polis-vatandaş katili terör örgütü ile pazarlık yapanlar, inandıkları İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an hükmüne rağmen haçlılarla işbirliği yapanlar, Deve midirler, Kuş mudurlar?

 

Hikâye. Hani, devekuşuna sormuşlar ya; Deve misin, Kuş musun? O da, Ben deveyim demiş. O halde Koş demişler. Ben kuşum, koşamam demiş. Madem kuşsun, o halde uç! demişler. Ben deveyim, uçamam! demiş!

Yani, ne develiğin gereğini yerine getirebilmiş, ne de kuşluğun!

Bence, aynı soruyu, dinci görüntülü kişilere de sormak gerek. Siz; Müslüman mısınız, münafık mısınız?

Ne diyeceklerini, nasıl cevap vereceklerini gerçekten merak ediyorum… Çünkü bunların Müslümanlıkları da sahte, sözleri ve yaptıkları da!

Aynen devekuşu gibiler! Ne develer, ne de kuşlar!

Ama, şu da var: İşlerine geldiğinde hem develiği, hem de kuşluğu çok iyi kullanıyorlar!..

Münafık kâfirden daha alçak!

Her zaman söylemişimdir: Türkiye’nin en büyük problemi, öyle olanlar değil, öyle görünenlerdir! İnsanlar, yanlış da olsa, samimi olarak bir yolda yürüyor ise, ondan bir zarar gelmez!

Ama öyle değil de, öyle görünüyor ise; böylelerinden uzak durmak ve onlardan korkmak gerekir!

Öyle görünenler olarak münafıkları gösterebiliriz.

Bakınız, Kur’an-ı Kerim’de 3 sınıf insandan söz edilir. Mü’minlerden, Kâfirlerden ve bir de münafıklardan!

Ve buyrulur ki; Münafıklar, kâfirlerden daha tehlikelidir!

Ve hatta, daha alçaktırlar!

Niçin? Çünkü, kâfir olanı herkes bilir ve ona göre tavır alır… Ama münafıklar; kâh Müslüman görünürler, kâh kâfirlerle iş tutarlar!

Yani, fırıldaktırlar!

Dolayısıyla, onlara güven olmaz!

Aynı tehlike, ortalıkta eşlerinin türbanı görüntüsü ile müslümancılık oynayan münafıklar için de geçerlidir.

Müslüman geçinenlerden kork!

Zira, her zaman yazdığım gibi; Bu ülkede, Samimi Müslümanlar evet vardır…

Ama, Müslüman geçinenler ile Müslümanlıktan geçinenlerin sayısı da yabana atılmayacak kadar çoktur!

Aynı yargı, milliyetçi, demokrat liberaller için de geçerlidir…

Gerçekten de; Türkiye’nin bağımsızlığını ve bağlantısızlığını savunup, bu ülkenin peyk olup sömürülmesine karşı çıkan ve bunun da gereğini yapan samimi Müslümanlar, demokratlar, milliyetçiler vardır…

Ama, bunun yanı sıra; Müslüman geçinenler de vardır… Hem komşularla sıfır politika derler, hem saygın dış politika ile bölgesel güç olduk derler, Yeni Osmanlıyız derler,  Türkiye kalkınıyor diye nutuk atarlar, hem de ABD-İngiltere-İsrail şer ülkelerin Müslüman ülkeleri yakıp yıkmasına, Müslümanları katletmelerine ortak olurlar. Dillerinde İslam ama kollarında 40 bin liralık saat, eşlerinin kollarında 20 bin euroluk çanta, eşlerinin ve kızlarının başında türbanla, milletin hizmetindeyiz derler!

Bu ne perhiz, bu ne turşu!

Müslüman geçinenler böyledir işte!

Bir de Müslümanlıktan geçinenler  var ki, onları hiç sormayın! Gazetelerdeki yazılar ve TV’lerdeki konuşmalara yansıyan diyalogları hatırlarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Bunlar, Müslüman mıdırlar, Müslüman geçinenlerden midir, yoksa Müslümanlıktan geçinenlerden mi?

Bir başka şekliyle sorarsak; Devekuşu mudurlar, yoksa deve mi veya kuş mu?

Ama, şurası bir gerçek: cahil kesimi ve samimi insanları iyi aldatıyorlar, bilgili, yetenekli, doğruları söyleyen insanlardan korkuyorlar, ABD-İngiltere-İsrail şer üçgeniyle hareket edebiliyorlar, kardeş dost dediklerini bir talimatla satabiliyorlar, Müslümanız diyip Müslümanların katledilmelerine destek olabiliyorlar, haçlıların istemediği Müslüman liderleri devirmede işbirlikçilik rolünü iyi oynuyorlar, atalarının dönekliğini iyi taklit edebiliyorlar ve malı iyi götürüyorlar!

Günün Sözü: Yaşarken de, öldükten sonra da iyi anılmak istiyorsan dürüst ol.

0

İleri demokrasi, yeni anayasa, demokratikleşme, açılım sakızı çiğneyenler, asker-polis-vatandaş katili terör örgütü ile pazarlık yapanlar, inandıkları İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an hükmüne rağmen haçlılarla işbirliği yapanlar, Deve midirler, Kuş mudurlar?

 

Hikâye. Hani, devekuşuna sormuşlar ya; Deve misin, Kuş musun? O da, Ben deveyim demiş. O halde Koş demişler. Ben kuşum, koşamamdemiş. Madem kuşsun, o halde uç! demişler. Ben deveyim, uçamam! demiş!

Yani, ne develiğin gereğini yerine getirebilmiş, ne de kuşluğun!

Bence, aynı soruyu, dinci görüntülü kişilere de sormak gerek. Siz; Müslüman mısınız, münafık mısınız?

Ne diyeceklerini, nasıl cevap vereceklerini gerçekten merak ediyorum… Çünkü bunların Müslümanlıkları da sahte, sözleri ve yaptıkları da!

Aynen devekuşu gibiler! Ne develer, ne de kuşlar!

Ama, şu da var: İşlerine geldiğinde hem develiği, hem de kuşluğu çok iyi kullanıyorlar!..

Münafık kâfirden daha alçak!

Her zaman söylemişimdir: Türkiye’nin en büyük problemi, öyle olanlar değil, öyle görünenlerdir! İnsanlar, yanlış da olsa, samimi olarak bir yolda yürüyor ise, ondan bir zarar gelmez!

Ama öyle değil de, öyle görünüyor ise; böylelerinden uzak durmak ve onlardan korkmak gerekir!

Öyle görünenler olarak münafıkları gösterebiliriz.

Bakınız, Kur’an-ı Kerim’de 3 sınıf insandan söz edilir. Mü’minlerden, Kâfirlerden ve bir de münafıklardan!

Ve buyrulur ki; Münafıklar, kâfirlerden daha tehlikelidir!

Ve hatta, daha alçaktırlar!

Niçin? Çünkü, kâfir olanı herkes bilir ve ona göre tavır alır… Ama münafıklar; kâh Müslüman görünürler, kâh kâfirlerle iş tutarlar!

Yani, fırıldaktırlar!

Dolayısıyla, onlara güven olmaz!

Aynı tehlike, ortalıkta eşlerinin türbanı görüntüsü ile müslümancılık oynayan münafıklar için de geçerlidir.

Müslüman geçinenlerden kork!

Zira, her zaman yazdığım gibi; Bu ülkede, Samimi Müslümanlar evet vardır…

Ama, Müslüman geçinenler ile Müslümanlıktan geçinenlerin sayısı da yabana atılmayacak kadar çoktur!

Aynı yargı, milliyetçi, demokrat liberaller için de geçerlidir…

Gerçekten de; Türkiye’nin bağımsızlığını ve bağlantısızlığını savunup, bu ülkenin peyk olup sömürülmesine karşı çıkan ve bunun da gereğini yapan samimi Müslümanlar, demokratlar, milliyetçiler vardır…

Ama, bunun yanı sıra; Müslüman geçinenler de vardır… Hem komşularla sıfır politika derler, hem saygın dış politika ile bölgesel güç olduk derler, Yeni Osmanlıyız derler,  Türkiye kalkınıyor diye nutuk atarlar, hem de ABD-İngiltere-İsrail şer ülkelerin Müslüman ülkeleri yakıp yıkmasına, Müslümanları katletmelerine ortak olurlar. Dillerinde İslam ama kollarında 40 bin liralık saat, eşlerinin kollarında 20 bin euroluk çanta, eşlerinin ve kızlarının başında türbanla, milletin hizmetindeyiz derler!

Bu ne perhiz, bu ne turşu!

Müslüman geçinenler böyledir işte!

Bir de Müslümanlıktan geçinenler  var ki, onları hiç sormayın! Gazetelerdeki yazılar ve TV’lerdeki konuşmalara yansıyan diyalogları hatırlarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Bunlar, Müslüman mıdırlar, Müslüman geçinenlerden midir, yoksa Müslümanlıktan geçinenlerden mi?

Bir başka şekliyle sorarsak; Devekuşu mudurlar, yoksa deve mi veya kuş mu?

Ama, şurası bir gerçek: cahil kesimi ve samimi insanları iyi aldatıyorlar, bilgili, yetenekli, doğruları söyleyen insanlardan korkuyorlar, ABD-İngiltere-İsrail şer üçgeniyle hareket edebiliyorlar, kardeş dost dediklerini bir talimatla satabiliyorlar, Müslümanız diyip Müslümanların katledilmelerine destek olabiliyorlar, haçlıların istemediği Müslüman liderleri devirmede işbirlikçilik rolünü iyi oynuyorlar, atalarının dönekliğini iyi taklit edebiliyorlar ve malı iyi götürüyorlar!

Günün Sözü: Yaşarken de, öldükten sonra da iyi anılmak istiyorsan dürüst ol.