Yazarlar
Yazarlarımızın görüş ve düşünceleri keşan haber de

0

Asya ve Avrupa tarihi Türkler olmadan yazılamaz diyen namuslu Batılı Tarihçiler varken, bizdeki emperyalizmin yerli işbirlikçileri kafaları bulandırmaya çalışmaktadır.

 

Türk Milleti’nin Fransız, Alman, İngiliz, Rus, Çin milletinin meydana gelişi gibi tarihsel bir süreç sonucudur

 

Türk Milleti; Türk kurucu unsurunun, diğer Müslüman unsurlarla kurduğu sosyolojik, kültürel bir yapıdır. Irkçılıkla bir alakası yoktur. Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir. Anadolu insanına bir aidiyet duygusu vermede bu tarih çizgisi esastır.

 

Her devletin içinde birbirine her yönden benzemeyen yurttaşlar vardır. Ve her zaman olacaktır. Evli çiftlerin arasında bile benzeşmeyen yanların bulunması doğal sayılır. Öyle ki yaşamları sabah yediklerinden, akşam yatağa giriş biçimine kadar ortak yönleri sayesinde evlilikleri sürüp gitmektedir.

 

Her toplumda; ortak yönlerle, farklılıklar birlikte yaşar. Ancak bu farklılıkları olduğundan fazla büyütmek kişisel düzeyde bir hastalıktır. Bu kişisel düzeyde olduğu gibi küçük veya büyük kümeler, yani halklar arasında da olabilir. Bu daha çok biz diyenlerle onları ayırmaya çalışan bir anlayıştır.

 

Ruhbilimci Sigmund Freud; bu biz-onlar yabancılaşmasına Küçük Farklılıklar Narsizmi diye bilimsel bir ad koymuştur. Narsizmin sözlük anlamı kendine hayran olmadır. Başka bir deyişle başkalarındanfarklı olan küçük yanlarını abartmak ve onlara bir çeşit aşık olmaktır. Freud, bu eğilimi farklılık ve düşmanlık duygularının temeli diye tanımlamıştır.

 

Freud bu tanımıyla; toplumsal rahatsızlığa bir ad koymuştur. Oysa, Jonathan Swift aynı konuyu daha çok çocukların okuduğu Gülliver’in Seyahatleri kitabında Liliput ve Blefuscu adındaki iki devletin aralarındakiçok uzun süren savaşın sebebi olarak tanımlamıştır. Kitapta, bu savaşın nedeni şu anlaşmazlığa bağlanmıştır:

 

“Yumurta neresinden kırılmalı? Sivri ucundan mı yoksa daha yassı olan gerisinden mi?” Bu yüzden çıkan ve aylarca süren savaşta büyük felaketler yaşanır. Bu romanda da belirtilmeye çalışıldığı gibi; çatışan iki küme saçma bir görüşü göz ardı etmek yerine, bu uğurda kan dökmeyi tercih etmektedir.

 

Yakın ve uzak tarihte bu saçmalıkların çıkarttığı birçok savaş vardır. Latin katolikleri İsa’nın çarmıha gerilmesinin sembolü olarak göğüslerinde haç biçiminde istavroz çıkartırlar, kenellerini önce sola sonra sağa götürürler. Bizans katolikleri ise önce sağa sonra sola götürürler ki küçük’ farklılık buradadır. Ama bu yüzden savaşmışlardır.

 

Küçük farklılık narsizmine bir çok örnek verilebilir. Aynı dili konuşup aynı dinden olan Araplar, peygamberin en yakın 4 arkadaşından Ömer, Osman ve Ali’yi ve torunlarını katlettiler. Abbasiler iktidara gelince Emevi liderlerini mezarlarında çıkararak vahşice cezalandırdılar.

 

Afrika’da; Hutiler veTutsiler arasındaki fark ise sivri ve yassı burun şeklinin abartılmasındanbaşka bir şey değildi.

 

Pakistan’da; Müslüman doğu Bengalliler kendilerine ayırım yapıldığını iddia ettiler. Daha sonraki süreçte bu bölge 1971 ‘de Bangladeş’i kurdu.

 

Hindistan’da; Gucareti ve Mahastıran kadınları her ikisi de Hindu’dur ve iki ayrı ama birbirine yakın dil konuşurlar. Genel görünümleri de aynıdır. Ancak, birinciler sari denilen giysilerini sağ omuzdan diğerleri sol omuzdan geçirirler. Ama yine de bu küçük farklılığı çok önemserler. Yine;Sikhler, çok uzun saç ve sakallarıyla diğer Hindulardan farklılıklarım ortaya çıkartarak Hindistan’da ayaklanır. Hindular Sikhli kıyımıma girişir. Bunun sonucunda, Sikhler tanınmamak için saçlarını ve sakallarını kesmek zorunda kalır.

 

Atlantik kıyısındaki Fas ve Moritanya’dan, Hint Okyanusu kıyısındaki Somali ve Umman’a kadar Arap toplumlarını- birbirine bağlayan Arapça dil’idir.

 

Irak’ta; Talabani ve Barzani aşiretleri birbirini kendi dillerinde konuşarak anlamazken, aralarında ortak dil olarak Arapçayı kullanıyorlar.

 

Türkiye’de hangi Kürtçe?

Zazaca, Kırmançca, Bohtanice, Solhanice, Dimilli lehçeleri ve yine kendi içlerinde ağızlar varken kim hangi dil eğitimi verecek?

 

İslam dini eğitimde verilecekmiş? Kim hangi dini anlatacak?

 

İlahi mesaja dayalı İslam mı?

Arapçı İslam mı?

Ilımlıcıların İslam’ı mı?

 

Hıristiyan ve Musevilerle birleştirilerek sunulan Diyalogcuların İslam’ı mı?

Çalma çırpmanın, yalan söylemenin doğal görüldüğü Münafıklar İslam’ı mı?

İnsanları bölen birbirine düşüren katlettiren linç ettiren Fasıkların İslam’ı mı?

Çarpık düşünceli tiplerin; anladığı, algıladığı, yaşam felsefesi yaptığı İslam çeşitleri ortada.

Akıl, bilim, teknoloji, paylaşım, adalet, sosyal refah kavramları anlam ifade ediyor mu?

 

Günün Sözü: Düşüncesi sakat olan insanın, kin nefret ve öfke içinde olması kaçınılmazdır.

0

Zavallılar, korkuyorlar, endişeliler. Hırsızlıkları, dolandırıcılıkları, sapıklıkları dünyada yankılanıyor. Ama pişkinler. Sırıtıyorlar. Din din, iman iman diye sayıklıyorlar sayıklatıyorlar. Bilimde, sanatta, teknolojide, adalette, özgür düşüncede yoklar. İslam ümmeti diyorlar ama yine de birbirlerini katlediyor, yaşadıkları yerleri yakıp yıkıyorlar. Her islam toplumu ise şaşkın. Nemalananlar mutlu.

 

İktidar, bürokrasi, demokrasi, dış politika, ekonomi konusunda herkes bir şeyler söylüyor.

Bir kesime göre; iktidarda olmak ayakta kalmak, güç sahibi olmak, unvan sahibi olmak, makam sahibi olmak haklılığı, zayıf düşmek veya yok olmak haksızlığı gösteriyor.

 

Oysa; tarihte nice kaybedenler olmuş, niceleri saltanat içinde yaşamışlardır. Ama haklılık kavramı tarihin adalet terazisinde insanların vicdanında yerini bulmuştur.

 

Dini kaynaklardan referans kullanan pek çok kişi, aydın, kuruluş, siyasiler nerdeyse doğrunun ölçüsünügüç olarak göstermeye çaba harcıyorlar.

 

Dinleyeni de dinlerler. Türkiye’deki telefon dinleme olaylarının hukuk devleti ilkelerini ihlaldir. Ama kim dinliyor? Türkiye’de dinlemekten daha meşru sanki hiçbir şey kalmadı. Bu kadar çok dinlemenin var olduğu bir ülkede hiç piyasaya çıkmamakla birlikte birileri görüntülerini kaydetmedi diye mi düşüneceğiz.

 

Bilinmelidir ki; dinlemeler ve görüntü tespitleri birileri üzerinde hep şantaj ve siyasi maksatlarla kullanılıyorsa; en fazla şantaj yapılabilecek, üzerinden siyaset yapılabilecek görüntüler ve dinlemeler iktidarda olanlara yetkili ve de etkili olanlara ait görüntü ve dinlemeler olur. Teorik olarak bu böyledir. Bir yerlerde birileri arşivlemiş olabilir.

 

Türkiye felakete doğru sürüklenmektedir. Bulunduğumuz coğrafyada yeni bir süreç, dönüşüm yaşanmaktadır. Yanı başımızda felaket varsa bu felaketin Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildir. Sorumlu bir dış politikada, iktidar komşularında sorun istemez.

 

Kardeşim, dostum dediğiniz liderlerle, ülkelere iki gün sonra tam tersi davranış gösterirseniz dünyadaki güvenirliliğini kaybederseniz. Kimse sizin dostunuz olmaz.

 

Yapılan ayrıştırma ile vatandaşlar etnik, mezhep, bölge, kent farklara dayalı kutuplaşmış,

Türkiye, son yıllarda muhalefet yapamaz bir ülke durumuna düşmüştür. Bu durum muhalefetin olmayışından dolayı değil ama muhalefetin etkili olmasını sağlayacak yapıların ve iletişim kanallarının birileri tarafından baskılanmasından kaynaklanmaktadır.

 

Siyasi iktidara yönelik eleştiriler hem siyasi partiler hem de sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar tarafından özgürce ve incitecek şekilde yapılamıyorsa, ülkenin başına en büyük musibet gelmiş demektir.

 

Denetlenemeyen baskı altına alınmayan, eleştirilemeyen iktidarlar; gittikçe yanlışlarında azgınlaşırlar. Bir siyasi iktidarın, nasıl olsa hesap sorulmuyor, basın, aydınlar bizi rahatsız edecek haberleri araştıramıyor, tüm mekanizmalar bizim elimizde, duygusu içindeyse ise o ülkede, soygunların yapıldığı görülmüyor, yargılanmıyor demektir.

 

Ortalık süt liman gözükebilir. Gürültüler, parıltılar, olumsuzluklar halkın göz önündedir. Böyle bir siyasi ortam Türkiye tarihinin en karanlık siyasi ortamdır. Siyasi iktidar eleştirmek, yanlışlarını araştırmak basın sivil toplum kuruluşları, aydınlar tarafından yapılamıyor, siyasi partilerin sesleri yeterince iletişim organları tarafından halka aktarılamıyorsa orada sorun var demektir. İçinde bulunduğumuz durum budur.”

 

Basın özgürlüğü sınırsız olamaz. Uyduda yayın yapan 200 civarı televizyon kanalı var. 24 saat iktidarın yanlışlarını rasyonelleştirmeye çalışan, ‘Aman azar işitmeyelim. Mutlu olsunlar’ diyen yayın ilkelerini buna göre şekillendirmek zorunda bırakılmış bir medya düzeni var.

 

Doğrular; söylenmeli, yazılmalıdır. Doğrunun kendisini kabul ettirme gücü vardır. İnsan zihnine yerleşme özelliği vardır. Tek tek doğruları söyleyerek yolumuza devam edeceğiz ve bu standardı düşmüş demokratik ortamdan doğru ve aydınlık günlere ülkemiz gidecektir.

 

Bir insan aydınsa, benim başıma bir şey gelir mi diye mücadelesinden vazgeçmez. Gerçekten aydın olan ‘eleştirirsem konumumu koruyamam’ diye düşünmez. Eğer kişi aydınsa acından ölse bile çizgisini ve mücadelesini bozamaz. Aydın olmanın kuralı budur. Kaytaran tiplere aydın denmez, şarlatan denir.

 

Aydın; bildiği doğruları anlatmaktan çekinmeyen kişidir.

 

Günün Sözü: Adaleti, hakkı, dürüstlüğü, doğruluğu esas alan kişi insan olmuş demektir.

0

Herkes kuşkulu, endişeli. Sözlere ve davranışlara dikkat ediyor. Hep kuşkuyla bakıyor. Peki ama neden? Yaşananlar ortada.

Kime, neden, niçin güvenilecek?  Ayrıştırdılar. Nefret ettirdiler.

Ülkede kin, nefret, öfke fırtınası yaşanıyor. Tabi bu fırtına belli çevrelerce bilinçli bir şekilde yaşatılıyor. Ucube tipler etkili ve yetkili oldular.

 

Ama ne yazık ki, rezilliğin dibine vuranlar, toplumun tümünü ya da bir kesimini rencide edici, kırıcı, yaralayıcı ifadeleri kullanmaktan hiç kaçınmıyor.

 

Bilinçli ya da değil gerçekleştirilen çirkinlik kimin eseri diye sormak gerekir.

 

İnsanlar; etnik köken, din araştırmasına yönelmiş durumda. Güvensizlik ayrışma hızla artıyor. Birlik ve beraberlik söylemleri ciddiye bile alınmıyor. Kamplaşma artıyor. Toplumda küllenmiş geçmişe ait ne varsa tartışma konusu ediliyor. İnsanlar şaşkınlık içinde! Ne adına bunlar yapılıyor, demokratikleşme ve özgürlük adına. Acaba gerçekten öyle mi?

 

Gerçekleşen rezillikten sadece partiler, gazeteciler, akademisyenler mi, aydınlar mı sorumlu?

Suç işleyenlere yaşa varolan diyenlerin, hiç bir işlem yapmayanların hiç suçu yok mu?

 

Reyting canavarına kurban verdiğiniz topluma aşılanan zehir, etkisini gün geçtikçe arttırıyor.

 

TV’deki programların, gazete manşetlerinin, köşe yazılarının, TV’de konuşanların, hayatımızı işgal etmesi;hatta sadece hayatımızla sınırlı kalmayıp hayallerimizi bile işgal altına alması sıkıntılı bir süreç. Düşünen ve üreten beyinler yetiştiremezsek, gençlerin ellerine hamburger kolayı verirsek, gerçek başarının iç huzuru ve mutluluk olduğunu unutturan hayatlar yaşatırsak, sevmezsek/öpmezsek, kendine saygı kavramını yaşamlarına entegre edemezsek, prensipler geliştirecekleri onurlu hayatlar yaşatamazsak, sadece para ve bilgisayarla oyalanıp zaman öldürmelerine müsaade edersek olacağı bu elbet!

 

Ne olmak istediğini bilmeyen ve hayatının merkezine dizi karakterlerini oturtan gençler, bizim geleceğimiz…

 

Ama bizler, bugünümüzü ziyan ettiğimiz gibi geleceğimizi de yok ediyoruz. Bu tabloyu görünce inanıyorum ki, küresel ısınma bile, insanlık kadar dünyaya zarar veremez!

 

Değerlerine sahip çıkmayan bir toplumda çözülüş kaçınılmazdır!

 

Girişimciliğin en önemli gereklerinden biri özgür düşüncedir. Kafalar ne kadar özgür olursa düşünceler de o kadar güçlü olacaktır. Özgürlüğün önü açıldıkça girişimcilikte gelişecektir.

 

Unutulmamalıdır ki; topluma ve insanlara gem vurulduğunda onlardan yenilikçi düşünmeleri beklenemez. Amaçsız idealsiz hedefsiz, özgürlükte ekmekte olmaz!

 

Bugün dünyada, gıda, su, enerji güvenliği, döviz kuru savaşları tartışılırken, daha fazla nasıl zenginleşiriz, işsizliği nasıl çözeriz sorularına yanıt aranırken, Türkiye’de anlamsız gereksiz konular tartışılıyor. Enerjimizi o kadar lüzumsuz şeylere veriyoruz ki. Doğru şeyleri tartışmalıyız, gereksiz konulara takılıp kalmamalıyız.

 

Dünya’da aydınlanmanın ışıkları tekrar yansımaya başladı. Bu ışıklar Anadolu coğrafyasına doğru geliyor. Eğer biz iyi hazırlanabilirsek o ışık bu topraklardan doğacak.

 

Başarılı bir girişimci olmak için nelere ihtiyaç vardır?” sorusunu herkes soruyor. Özgüvene, paraya, yenilikçi düşünceye, iyi eğitime ihtiyaç vardır.

 

Gençler kendilerine güvenmeli ve kendilerinden daha akıllı insanlarla çalışmalıdır.

 

Başarı için; hedef belirleyecek ve hayal kurulacak, çalışılacak. Çünkü çalışmadan belirlenen hedefe ulaşmak mümkün değildir. Yılmadan çalışmak gerekir.

 

Zenginlik önemlidir. Ülkeler zenginleştikçe işsizlik azalır. Ancak asıl zenginlik güç ve vicdandır. Herkes birbirini mutlaka sevmesi gerekir. Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır.

 

Empati yapmayı öğrenmeliyiz. Birbirimizi, sağcı-solcu, Türk, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum, Gürcü, Boşnak, Çerkez, Arap, Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist, başı açık-kapalı, alevi-sünni diye dışlamaya hakkımız yok. Bu bizim zenginliğimiz ve birbirimizi kucaklamak zorundayız.

 

Bunları sağlayacak ülkenin duyarlı bilinçli insanları, ortak değerlerde buluşarak, birlikte hareket etmek zorundadırlar.

 

GÜNÜN SÖZÜ: Hayalleri, hedefleri olan insan çalışarak başarıya ulaşır.

0

Batının derinliklerinde sinsice yetiştirildiler. Maskeleri ile masum görüntüleri ile çağdaş barışçı imajla yansıtıldılar. İktidara getirildiler. Din iman kitap diyerek Arap çöllerinin çağdışı hurafelerinin sözcüsü oldular. Araplardan daha çok Arapçılık yapmaya başladılar. Bilgileri yoktu, batının emireriydiler. Ortadoğu’nun yakılıp yıkılmasına, katliamlara destek oldular, terör örgütlerini sinsice korudular, eğitmeye yardım ettiler. Yediler semirdiler semirdikçe sömürdüler. Sonra birbirlerine düştüler. Tarikatlerle, cemaatlerle alçak ve şerefsiz koalisyonla devletin kaynaklarını haraç meraç sattılar, yandaşlarıyla servet edindiler sonrada birbirine düştüler. Şimdi çaresizler. Hergün bukalemon gibi kimlik kişilik değiştiriyorlar. Her tarafa saldırıyorlar. Herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Milleti ayrıştırıyorlar, dışarıda devleti alay konusu ettiriyorlar. Tatlı dilli, iyi giyimli, din iman kimlikli sırıtan ucube tipler etkili ve yetkili.

 

Onlar; milletimiz diye söz başlarlar. Dinimiz diye devam ederler. Adalet derler, istikrar derler. Söyledikleri böyledir ancak yaptıklarının, ne milletle ne dinle ne imanla uzaktan yakından alakası yoktur. En büyük adaletsizlik bunlar tarafından yapılır. Dostları, kardeşleri; hırsızlardır, kalpazanlardır, teröristlerdir, vahşi sömürgeci kapitalistlerdir.

 

Etkili ve yetkili tiplere dikkat edin. fesatça düşünmekten, kapalı kapılar ardında kin, nefret, öfke eğitimi aldıkları için, korktukları herkesi dinlemekten, takip etmekten, ucube bir yaratık haline gelmişlerdir. TV ekranları, gazete sayfaları kriminolojik açıdan suçlu tiplerle dolu. Yüzlerine dikkat edin. Sırıtıyorlar. Sesleri değişik, gülümseyişleri değişik, tipleri değişik.

 

Kitleler; çoğu kez, yaşanılan toplumsal, siyasal sürecin arka planını anlamakta zorlanır. Yaşanılanlar, tarih olduktan sonraysa yapılacak bir şey kalmaz.

 

Geçmişi belleğine kazıyan insanoğlu, yaşananların nedenlerini ve olası sonuçlarını algılamakta nedense aynı feraseti gösteremez.

 

Değişim-Dönüşüm operasyonu nedir? Milli/Ulus devlet niteliğinin çözülmesi, siyasi coğrafyanın küçülmesi, millet bilincinin dağıtılıp etnik ve mezhepsel bölünme, geleceğe yönelik ortak hedeflerden vazgeçilerek, amaçsız sürüye dönüşümün tamamlanması.

 

Medya ilüzyonuyla topluma şırıngaladığı psikokültürel narkozun etkisinin operasyon tamamlanıncaya kadar geçmemesini istemektedir. Ortadoğu halkları verilen narkozun etkisinden kurtulup kurtulamayacağını zaman gösterecektir.

 

Bulunduğu coğrafyada hiçbir iddiası kalmamış, kaderini ve geleceğini belirleme iradesini kaybetmiş, emperyal sistemin verdiği rolü itirazsız benimseme psikolojisinin yönetimden başlayarak tüm halkı etkisi altına alması için adeta toplu hipnoz seansı yapılmış gibidir.

 

Tarih bize devletlerin güç katsayısının sahip bulundukları ekonomileri olduğunu göstermektedir. Ekonomik olarak üstün olanın siyasal, askeri gücü de yüksektir.

 

Sorulması gereken soru şudur; ekonomisi milli olmaktan çıkarılmış, büyük sermayesi uluslar arası sermayeye eklemlenmiş bir Türkiye, milli devlet olarak yaşayacak mıdır?

 

Oyun; son derece açık oynandığı halde anlaşılamaması şaşırtıcıdır: Kopan gürültü, yaşanan postmodern kargaşa ve karmaşa, ekonomik olarak teslim alınan bir ülkenin milli kalmakta direnen bürokrasisinin, ordusunun tasfiyesidir.

 

Tasfiye programının ulus ötesi karar mercileri ulus devletin, ulusal ekonominin infazını milli dirençle karşılaşmadan sonuçlandıracak psikokültürel sihirli reçete arayışındadırlar. Halkın derin bilinçaltında yaşattığı kolektif duyarlılığını köreltip, milli kimliğe, kültüre dönüşüp ulus bilinciyle harmanlanan din algısının yok edilmesini bu nedenle zorunlu görmektedirler.

 

Halkın milli kimliğe dönüştürüp içselleştirdiği din algısı, emperyalizm güdümündeki tarikat-cemaatlerin, kitleleri köleleştiren kayıtsız şartsız itaat-biat reçeteleriyle değiştirilmektedir.

 

Milli/Ulus devletin tasfiyesiyle, ekonominin, siyasetin, devletin denge kurumlarının, yani sistemin baştan aşağı emperyalizmin arzuları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi operasyonunu, toplumun stratejik olarak algılayamadığı görülmektedir.

 

Devletin temel nitelikleri değiştirilmek istenirken, ulus devletten postmodern sömürgeye dönüşümün kurumsal ve fiziki en büyük engelinin ortadan kaldırılması gerçekleştirilmektedir!

 

Ülkenin siyasi coğrafyasının küçültülmesi için düğmeye basılmıştır.

Operasyonlar; yerel-milli olan her unsura aralıksız sürdürülüyor.

 

Küresel güçlerin devşirmesi işbirlikçi dönek ajan hainlerin saltanatları da yıkılır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Sevinçleri de uzun sürmez.

İlahi mesajı çarpıtarak aldatma peşinde olanların hüsranları ise ibret örnekleridir.

 

Yalan, talan, dolanı iman esası gibi görenler karşısında; dürüst, namuslu, ahlaklı insanlar bir ve beraber olmak ve gönül birliği içinde hareket etmek zorundadır.

İşbirlikçileri de, korkakları da, hainleri de ajanları da dönekleri de iyi tanıyın, tanıtın.

 

Günün Sözü: Gerçekleri bildiği halde; bugünü sorgulamayan, yarına ilişkin öngörü ortaya koymayan ya korkaktır, ya haindir, ya işbirlikçidir ya da ajandır.

0

Batının derinliklerinde sinsice yetiştirildiler. Maskeleri ile masum görüntüleri ile çağdaş barışçı imajla yansıtıldılar. İktidara getirildiler. Din iman kitap diyerek Arap çöllerinin çağdışı hurafelerinin sözcüsü oldular. Araplardan daha çok Arapçılık yapmaya başladılar. Bilgileri yoktu, batının emireriydiler. Ortadoğu’nun yakılıp yıkılmasına, katliamlara destek oldular, terör örgütlerini sinsice korudular, eğitmeye yardım ettiler. Yediler semirdiler semirdikçe sömürdüler. Sonra birbirlerine düştüler. Tarikatlerle, cemaatlerle alçak ve şerefsiz koalisyonla devletin kaynaklarını haraç meraç sattılar, yandaşlarıyla servet edindiler sonrada birbirine düştüler. Şimdi çaresizler. Hergün bukalemon gibi kimlik kişilik değiştiriyorlar. Her tarafa saldırıyorlar. Herşeyi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Milleti ayrıştırıyorlar, dışarıda devleti alay konusu ettiriyorlar. Tatlı dilli, iyi giyimli, din iman kimlikli sırıtan ucube tipler etkili ve yetkili.

 

Onlar; milletimiz diye söz başlarlar. Dinimiz diye devam ederler. Adalet derler, istikrar derler. Söyledikleri böyledir ancak yaptıklarının, ne milletle ne dinle ne imanla uzaktan yakından alakası yoktur. En büyük adaletsizlik bunlar tarafından yapılır. Dostları, kardeşleri; hırsızlardır, kalpazanlardır, teröristlerdir, vahşi sömürgeci kapitalistlerdir.

 

Etkili ve yetkili tiplere dikkat edin. fesatça düşünmekten, kapalı kapılar ardında kin, nefret, öfke eğitimi aldıkları için, korktukları herkesi dinlemekten, takip etmekten, ucube bir yaratık haline gelmişlerdir. TV ekranları, gazete sayfaları kriminolojik açıdan suçlu tiplerle dolu. Yüzlerine dikkat edin. Sırıtıyorlar. Sesleri değişik, gülümseyişleri değişik, tipleri değişik.

 

Kitleler; çoğu kez, yaşanılan toplumsal, siyasal sürecin arka planını anlamakta zorlanır. Yaşanılanlar, tarih olduktan sonraysa yapılacak bir şey kalmaz.

 

Geçmişi belleğine kazıyan insanoğlu, yaşananların nedenlerini ve olası sonuçlarını algılamakta nedense aynı feraseti gösteremez.

 

Değişim-Dönüşüm operasyonu nedir? Milli/Ulus devlet niteliğinin çözülmesi, siyasi coğrafyanın küçülmesi, millet bilincinin dağıtılıp etnik ve mezhepsel bölünme, geleceğe yönelik ortak hedeflerden vazgeçilerek, amaçsız sürüye dönüşümün tamamlanması.

 

Medya ilüzyonuyla topluma şırıngaladığı psikokültürel narkozun etkisinin operasyon tamamlanıncaya kadar geçmemesini istemektedir. Ortadoğu halkları verilen narkozun etkisinden kurtulup kurtulamayacağını zaman gösterecektir.

 

Bulunduğu coğrafyada hiçbir iddiası kalmamış, kaderini ve geleceğini belirleme iradesini kaybetmiş, emperyal sistemin verdiği rolü itirazsız benimseme psikolojisinin yönetimden başlayarak tüm halkı etkisi altına alması için adeta toplu hipnoz seansı yapılmış gibidir.

 

Tarih bize devletlerin güç katsayısının sahip bulundukları ekonomileri olduğunu göstermektedir. Ekonomik olarak üstün olanın siyasal, askeri gücü de yüksektir.

 

Sorulması gereken soru şudur; ekonomisi milli olmaktan çıkarılmış, büyük sermayesi uluslar arası sermayeye eklemlenmiş bir Türkiye, milli devlet olarak yaşayacak mıdır?

 

Oyun; son derece açık oynandığı halde anlaşılamaması şaşırtıcıdır: Kopan gürültü, yaşanan postmodern kargaşa ve karmaşa, ekonomik olarak teslim alınan bir ülkenin milli kalmakta direnen bürokrasisinin, ordusunun tasfiyesidir.

 

Tasfiye programının ulus ötesi karar mercileri ulus devletin, ulusal ekonominin infazını milli dirençle karşılaşmadan sonuçlandıracak psikokültürel sihirli reçete arayışındadırlar. Halkın derin bilinçaltında yaşattığı kolektif duyarlılığını köreltip, milli kimliğe, kültüre dönüşüp ulus bilinciyle harmanlanan din algısının yok edilmesini bu nedenle zorunlu görmektedirler.

 

Halkın milli kimliğe dönüştürüp içselleştirdiği din algısı, emperyalizm güdümündeki tarikat-cemaatlerin, kitleleri köleleştiren kayıtsız şartsız itaat-biat reçeteleriyle değiştirilmektedir.

 

Milli/Ulus devletin tasfiyesiyle, ekonominin, siyasetin, devletin denge kurumlarının, yani sistemin baştan aşağı emperyalizmin arzuları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi operasyonunu, toplumun stratejik olarak algılayamadığı görülmektedir.

 

Devletin temel nitelikleri değiştirilmek istenirken, ulus devletten postmodern sömürgeye dönüşümün kurumsal ve fiziki en büyük engelinin ortadan kaldırılması gerçekleştirilmektedir!

 

Ülkenin siyasi coğrafyasının küçültülmesi için düğmeye basılmıştır.

Operasyonlar; yerel-milli olan her unsura aralıksız sürdürülüyor.

 

Küresel güçlerin devşirmesi işbirlikçi dönek ajan hainlerin saltanatları da yıkılır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Sevinçleri de uzun sürmez.

İlahi mesajı çarpıtarak aldatma peşinde olanların hüsranları ise ibret örnekleridir.

 

Yalan, talan, dolanı iman esası gibi görenler karşısında; dürüst, namuslu, ahlaklı insanlar bir ve beraber olmak ve gönül birliği içinde hareket etmek zorundadır.

İşbirlikçileri de, korkakları da, hainleri de ajanları da dönekleri de iyi tanıyın, tanıtın.

 

Günün Sözü: Gerçekleri bildiği halde; bugünü sorgulamayan, yarına ilişkin öngörü ortaya koymayan ya korkaktır, ya haindir, ya işbirlikçidir ya da ajandır.

0

Yöneten-yönetilen ilişkileri, egemen sınıfın sömürü sistemi, soyluluk-kölelik, iktidarın keyfiliği; insanlık tarihinin acı gerçeklerdir. Aynı zamanda birikimli tecrübe yığınıdır. Sonuçta; yasalar önünde ayrıcalıklı kişi sınıf zümre olmadığı, herkesin eşit olduğu sistem inşası gerçekleştirmek istenmiştir. Bu hukuk devleti, anayasal devlet, demokrasi kavramları ve uygulamaları ile açıklanabilmiştir.

 

Hukuk ve demokrasi içiçedir. Hukukun bulunmadığı yerde, demokrasi yoktur. Anayasa ve  yasalar hukuk için vardır ve gereklidir.

 

Hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanmadığı devlet yönetiminde; keyfilik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Hukukun üstünlüğü; kişilerin can, mal güvenliği ile temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alır.

 

Devletin tüm çalışmalarında bu ilkeye uygun davranışta bulunması gerekir. Her devlet kurumu ve yetkilisi Anayasa’nın ve yasaların tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Hukuk her şeyin üstündedir ve keyfiliğe yer yoktur. Bu açıdan Anayasa’nın 2. maddesindeki tanımlama çok önemlidir.

 

Anayasa’da devlet organları yasama, yürütme, yargı olmak üzere üç temel erk şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa’nın başlangıcında da kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu açıkça ifade edilmiştir.

 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz..

 

Kişiler, kurumlar ve idarenin her türlü yargı kararına uymak zorunda olduğu bilinmelidir

 

Anayasa’nın 2. Maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, sosyal ve laik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Temel unsur hukuk devletidir. Demokratik, laik, sosyal nitelikleri ise bunun üzerine inşa edilmiştir.

 

Yargı; bir ülkede yaşayan herkese lazım. Yargının bağımsızlığını yitirdiği bir ülkede temel hak ve özgürlüklerin varlığından söz edilemez. Bu konuda kurum ve kişiler kendilerine düşen özeni göstermeli, sağduyulu davranmalıdır. Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir.

 

Anayasa’nın 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri belirlenmiştir. Hukukun üstünlüğünü sağlayan devlet, sosyal devlettir. Sosyal devlet ilkesi, geleneksel hukuk devleti ilkesini tamamlar. Devletin temel niteliklerinden biri, sosyal hukuk devleti ilkesidir.

 

Sosyal hukuk devleti; temel hak ve özgürlükleri en geniş ölçüde sağlayan ve güvence altına alan, toplumsal gerekleri ve toplum yararını gözeten, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak kollayan, milli gelirin adil bir biçimde dağıtılmasını sağlayan devlettir.

 

Sosyal hayatı hukuk kuralları düzenler. Hukuk da gelişen sosyal hayata göre şekillenir. Yasaların ilk ve temel amacı, bireylerin mutlak haklarını korumak ve düzenlemektir. Çünkü insanların refah ve huzurunun temeli hukuktur.

 

Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir. Çünkü bağımsız yargı, yeri ve zamanı geldiğinde yasama ve yürütme organları için de denetleyeceği, sınırlandırıcı işlevde bulunur.

 

Yargı tam bağımsız değil ise vatandaşın temel hak ve özgürlüklerinin kargaşaya, hükmetmeye tabi olacağı ve kuralsızlıkların kural haline gelmesi doğaldır. Yargı bağımsızlığına tutuculukla yaklaşan siyasiler, bunun yoksunluğunun ve eksikliğinin aslında kendilerine zarar verdiğini zaman içinde görür.

 

Temel görüş; devletin hukukun üstünlüğünü esas alması durumunda, yurttaşlarının haklarını güvenceye aldığı, özgürlüğünü sağladığı hususudur. Demokratik olduğunu öngören her rejimin, hukuku temel almasında zorunluluk vardır.

 

Toplumda ve devlette sorumluluk taşıyan herkes, açıklamalarının ve uygulamalarının ne gibi etki yaratacağını ve getireceği sonuçları önceden düşünmek zorundadır.

 

Günün Sözü. Haksızlık yaptınsa telafi etmeye bak, yoksa haksızlığa maruz kaldığında sızlanma.

0

Her türlü ayrımcılıktan, ötekileştirmekten uzak, din-dil-ırk-renk-cins farkı gözetmeksizin bütün insanlarla, bitkilerle, hayvanlarla barışık, yaşamın varlık ortamı olan doğayı koruyan insan olma bilincine sahip olarak; 

Akıl ve bilim öncülüğünde;

hak, adalet, özgürlük ve eşitliğin temel kabul edildiği,

dostluk, dayanışma, kardeşlik, barış ve yardımlaşmanın pekiştiği; 

Dargınlıkların, düşmanlıkların, çatışmaların, çekişmelerin, ayrışmaların ve savaşların giderildiği,

sevginin, saygının, hoşgörünün ve bütün güzelliklerin ülkemizde, bölgemizde, dünyamızda ve galaksimizde olması umuduyla,

 

Beyinlerin yenilendiği, insanca düşüncelerin geliştiği bir yıl olması, sağlıklı, başarılı, huzurlu mutlu günler yaşanması dileğiyle, Yeni Yılınızı içtenlikle kutlarım.

0

Kavramlar, anlamlar, uygulamalar sürekli değişiyor. Olmadı yeniden. Bunda temel neden; modern cumhuriyet rejiminin işleyişi ile ilgili, devlet kurumlarının yapısıyla ilgili, çağdaş değerler yerine din görüntülü çıkar odaklı siyaset ve yaşam anlayışıyla ilgili genel kabullerin tersyüz edilmesidir.

 

Varolanla değiştirilmek istenen arasında her zaman varolan çekişme; bu kez kendi içinde çatışmayı getiriyor. Öylesine ki; devlet, kurum, yargı, siyaset, bürokrasi, asker, polis, gazeteci, iş adamı tartışma konusu edilirken, İslam dinin ne olduğu da tartışılmaya başlandı, Müslüman için neyin önemli, neyin önemsiz olduğu da ayrışmaları getiriyor.

 

Evrensel hukuk kurallarına, anayasa ve yasalara aykırı fiillerin cezalandırılması; hukuk devletinin temelidir.

Yasama ve yürütme erkleri yanında yargı erkininde görevini yapması; devlet yönetiminde, normal yaşamda her zaman var olan bir uygulamadır.

Amaca niyete göre değişse de yapılan hukuk dışı iş ise; yargısal işlemlerdir.

Ancak yetki ve güce sahip olanlar için yapılan; muhalifi veya rakibin kuvvetli ve zayıf yönlerini tespit ederek etkisiz hale getirmektir. Kamu görevlilerinde siyasetçilerde akademisyenlerde, gazetecilerde ne yazık ki algılanan gerçek bu.

 

Peki ama bu kişiler neden bu kadar ürküyor, korkuyor, endişe duyuyor.

Bir şeyi olmayan kişi endişe duyar mı? Duyabilir. Duyanlar da haklılar.

 

Herkeste bu endişe var. Öylesine ki normal evde, pastanede, büroda oturanlar birbirlerine bu uyarıyı yapmak zorunda kalıyorlar artık. Yanında çalışanlara kuşku ile bakıyorlar.

 

Tüfek icat edilince Köroğlu‘nun dediğini hatırlıyorsunuzdur: Eyvah, delikli demir çıktı, mertlik bitti sözü halk arasında kullanılmaktadır.

 

Aynı Köroğlu bugün yaşasaydı, politik arenaya bakıp emin olun şu lafı ederdi: Eyvah, geldiler, dinleme, dosyalama, takip, soruşturma, suçlama, etkisizleştirme yaşamın parçası haline geldi!

 

Peki ikide bir ne mi diyorlar? Diyorlar ki; yalan, iftira, dış güçler, önümüzü kesmek için yapıyorlar. Böyle bir ifade suçüstü yakalanma halidir.

 

Makamların; hukuk devletinde görev yetki ve sorumluluk alanları, anayasa ve yasalarla belirlenmiştir. Makamlar, en-üst icra makamıdır, yanlışı, eksiği, gediği, dosyası olandan hesap soracak en zirve kurumlardır. Ancak gelin görün ki Türkiye’de yetki de sorumlulukta görev alan tanımı da makama gelen tarafından belirleniyor. Yani her kurum o kurumun başında kim varsa ona göre yönetiliyor.

 

Görülüyor ki; yönetim-siyaset-yargı- medya-sermaye artık ciddi erozyona uğramıştır.

 

Var olan müthiş teknolojik imkanlarla herkes izlenebildiğinden, arşivler tutuluyor. Zamanı gelen bir konu oldu mu da o dosya özel ambardan alınıp hemen servis ediliyor.

 

Genel kanaat; meydan okuyan ama sonra aniden çark eden bazı isimlerin bu tür dosyalarla kasetlerle korkutulduğudur.

 

Birçok siyasetçi, gazeteci, akademisyen yanında yargı mensuplarında da böyle bir şüphe var. Bu şüpheyi vatandaş da yaşıyor. Vatandaş ne yapsın?

 

Siz hiç sarrafın bağırdığını duydunuz mu?

Kıymetli malı olanlar bağırmaz.

Zerzevatçı bağırır ama kuyumcu bağırmaz.

Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.

Düşünen bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez.

Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.

 

Şerefle bitirilmesi gereken, En asil görev, hayattır.

Bir lokma ekmek için, Şerefini çiğnetmeye,

Bir anlık eğlence için, Servetini tüketmeye,

Bir zamanlık mevkii için, El ayak öpmeye,

Günlük menfaatler için, Onurunu terketmeye,

Bir kısım insanlara kızıp; Tüm insanlara düşman

Olmaya değmez bu hayat…

 

GüNüN SöZü: Dürüstçe hakkı savun, adaletli ol, bilerek ve hissederek uygula, insan olarak yaşadığını anlarsın.

 

0

Anadolu coğrafyası tarih boyunca sığınma bölgesi olmuştur.

Elçi/Peygamber Musa yolunda olanlar yeğeni komutanı Yuşa ile Anadolu’ya sığınır. Elçi/Peygamber İsa’nın annesi ve havarileri Anadolu’ya sığınır yerleşir. İslam dinini yeniden düzenleyen Yezid’in/Mervan’ın soyu Anadolu’ya sığınır yerleşir. Sapkın Araplar sığınır yerleşir. Evlilik dışı doğanlar, işgal dönemi işgalcilerden olma olanlar ihanette birleşir. Yerleşik halk; bu farklı kimlikler karşısında varlığını yüksek Türk kültürü/töresi içinde korumaya çalışır.

En etkili olanı; İslamcılık, ümmetçilik görüntüsü alanındaki faaliyetlerdir. Tarikatler, cemaatler sonrası dernekler vakıflar partiler eliyle örgütlü mücadele ederler.

Çıkar amaçlı birlikteliğe; varolan azınlıklar da döneklik yaparak gerçek kimliklerini gizleyerek yer alırlar. Kimisi milliyetçi, kimisi demokrat, kimisi cumhuriyetçi, kimisi devrimci, kimisi İslamcı kimlikle haraket eder. Çıkar ilişkisi bu sinsi hainlerin ortak noktasıdır. Her kesim; kendi hırsızını yalancısı sahtekarını hainini korur, kollar.

 

Onlar ki; yüzyıllar boyunca Türk Milleti’nin engin hoşgörüsü altında varlıklarını sürdürdüler. Yıllarca içlerinde biriktirdikleri zehiri kusuyorlar, kin ve nefretlerini sergiliyorlar.

Türk Milleti’nden, Türk Kültürü’nden, Türk tarihi’nden, Türk kahramanlarından, Türk Medeniyeti’nden Türk Ordusu’ndan rahatsızlıkta, ABD, AB, Siyonist, dinci, liboş, dönek, devşirme, münafık, fasık birleşmektedir.

Her coğrafyada tarih boyunca barışın huzurun, adaletin, güvenin teminatı olan Türk Milleti, farklı kültürleri korumuş, kollamış, halkların kendi kültürlerini yaşamasını sağlamıştır.

Ancak batıya baktığımızda, gittiği dünyanın her coğrafyasında eski medeniyetleri, kültürleri, dilleri yok ettiğini, haçlı emperyalist vahşi ideolojisini, dayattığı görülür.

Bu temel gerçek açısından bakıldığında; Batı, bilimde, teknolojide, insani değerlerde temel ilke ve belgelerle uluslararası sözleşmelere imza atmasına rağmenben ve öteki ayrımını tarihsel anlayış olarak devam ettirmektedir.

Bu temel gerçek ne yazık ki; batıda eğitim görmüş aydınlarda ya da İslam diye Arap hurafeleriyle beyni iğdiş edilmiş dincilerde yada dönmelerde ya da Avrasyacı düşünen aydınlarda gerekli uyanışı sağlayamamıştır.

Osmanlı ve cumhuriyet dönemi reformlara, askeri darbelere bakıldığında, AB ve ABD in Türk ordusunu ve Türk siyasal sosyal kültürel, ekonomik düzenini, kendine göre yeniden yapılandırma amacı taşıdığı görülür.

Batı’nın Türk kininin nedeni sadece Türkün Haçlı emperyalizme karşı dik duruşu, caydırıcılığı, Haçlı emperyalizm karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir.

Batıya göre; Türk aydını ve ordusu ya yok olmalı yahut da ruhu köreltilmelidir. Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle işbirliği içinde amacına ulaşmaktır.

Batı; özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için çırpınıyor. Gerçekte nefret ettiği dincileri bağrına basarak var gücüyle desteklemesi,  dincilerde, hayati emellerine uygun her şeyi bulmasındandır. İşte bugün bu mümkün gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar.

Haçlı emel ve egemenliğine karşı olan milli güçleri zaafa uğratmak, milli aydınlatma ve ilerletme güçlerini etkisiz kılmak kimlerin amacıdır?

İşbirlikçi, dinci, liboş, dönme ittifakının uyguladığı ABD ve AB politikaları, Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır.

Avrupa; Türk Milleti ile AB mevzuatı ve işbirlikçilerin desteği ile hesaplaşıyor. AB’nin açık amaçlarından biri, Türk kimliğini kaldırmak, kimliksizleşmiş yığın topluma dönüştürmektir.

Türk Milleti; milli ve manevi değerlerine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, aydınlarına, vatanseverlerine ve ordusuna yönelik en kapsamlı ihanet dönemini yaşıyor.

Yeni Sevr‘in şartlarını, çeşitli gerekçelerle sineye çekilir bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu. Ve bu yıkım ekibi, desteklenmeye devam ediliyor.

Avrupa’nın Türk Milleti’ni tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, yenilenerek, ileri demokrasi, barış, özgürlük şarkıları altında uygulamaya konulmuştur.

İşbirlikçilerin Türk Milletine yönelik düşmanlığını değerlendirirken, bu arka planı unutmak gafletine gösterenler tarihi yanılgıdadır.

Tarihte olduğu gibi Türk Milleti’nin milli ve manevi değerlerine sahip çıkması, Batılı-Haçlı-işbirlikçi, dönme, liboş, döneklerin genlerini sarsacak, tarihsel rüyalarını karartacak, ufuklarını, yeniden söndürecektir.

Türk Milleti’Nin her bireyi, dirilişin, uyanışın idrakine sahiptir.

Günün Sözü: Hissettiğini hissettirmeyi de bilmeyenin söz söyleme hakkı yoktur.

0

Keşan,İpsala ve Enez Belediyelerini  sokak hayvanları konusunda ele aldığımızda en büyük cabayı Keşan Belediyesi’nin gösterdiğini görüyoruz.

Şu anda İpsala ve Enez Belediyelerinde veteriner  bile çalışmıyor.

Keşan ise bu işte çok ileri durumda… 2005 yılından bu yana   beş bine yakın kedi ve köpek kısırlaştırıldı.

Enez Belediyesi de önceki yıllarda Şişli Belediye’nden yararlandı bu hususta. Ama şu nada kısırlaştırma çok büyük bir sorun.

İpsala’da da kaymakamlık sokak hayvanları konusunda iyi bir adım attı.Kış aylarında barınmaları   ve yiyecek bulmaları konusunda çalışmalar yaptı.

Enez’de ise sorun devam ediyor. Belediyenin bu konuda çalışmaları var ama…

Keşan belediyesi şu anda kedi ve köpekleri kısırlaştırma işlemine devam ediyor. Keşan’da bu sorun giderilmiş gibi. Ama sorun dışarıdan bırakılan hayvanlarda.

Sahipsiz sokak hayvanları ile ilgili çalışma yapıyorlar.Kuduz aşıları ile gerekli tedavileri yapılıyor. Şu anda ilçe sokaklarında hasta hayvan görmüyoruz. Vatandaşların da bu konuda destekleri var.

Şimdi Keşan Belediyesi  biölgeye hitap edecek bir hayvan hastanesi kurma konusunda da çalışma yapıyor. Bu olursa diğer ilçeler de bundan faydalanacak.

 

 

0

Yalancılıkları, sahtekarlıkları deşifre oldukça birbirlerine düşüyorlar. Müslüman görünen Müslümanlıktan geçinenler arası çatışma sürüyor.  Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu tarihte olduğu gibi yine karanlık bulutlar kapladı. İslam adına birbirlerine düşmanlık yapıyorlar, yalan söylüyorlar, hırsızlık yapıyorlar, İslam adına katlediyorlar. 

Ne diyorlar; İslam, son din, en mükemmel din. Kur’an son kitap, herşey onda var. Muhammed; en son peygamber, en mükemmel insan o. Kim diyor bunları? Müslümanlar diyor. Peki bu söylediklerinde birlikler mi? Aynı yorum mu yapıyorlar?

Kur’an da, peygamber de tek diyorlar ama her birinin anladığı düşüncesinde yaşamında yansıttığı farklı binlerce Kur’an, binlerce Muhammed var.

 

İşte İslam dünyası işte Ortadoğu, işte Kuzey ve Orta Afrika, işte Türkiye.

 

Onlar ki; ilkellikte, vahşilikte, İftira atmada, katliamda, hırsızlıkta, yalancılıkta, sömürmede, rüşvette, yolsuzlukta, çalmada çırpmada, servet edinmede yarışırlar.

Onlar ki; bilimden, sanattan nasipsizlerdir Ama güçlüler. Neden güçlüler?

Çünkü Kötülüğün simgesi Şeytanın hiçbir kural tanımayan savaş oyunlarını; çok iyi biliyorlar ve uyguluyorlar.

Kötülerin zaferi; tarih boyunca hep olmuştur. İyiler mücadele eder bedel öder, kötüler kaymağını yer. Bu insanlığın altın kuralıdır. İyiler ve kötüler nasıl ayrışır?

 

Destekleyenler bakıyorum: ne kadar kötü ruhlu şeytanın emireri çıkarcı tip varsa ortalarda. Kim arasan var. Her siyasi görüşten, her etnik gruptan, her dinden, her tarikattan cemaatten. Ama iyiler yok.

İblis; siyasi kişileri şeytanlaştırmaya hala doymuyor.

 

Kitlelerin psikolojisi; şizofrenik yarılmaya maruz bırakılmıştır. Halka ve aydınlara yalan söylüyorlar, ayaklarına dolaştırıyorlar, sorunları çözemiyorlar, içinden çıkılmaz hale sokuyorlar.

Kitleleri azdırmak için; kitle önderlerini şeytanlaştırma tarihin bir gerçeğidir. Dünya değişti her şey değişti ama şeytanları değişmedi.

 

Konuşmalarının kozmolojisi; ibret vericidir.

Konuşmalarının ontolojisi; kendileri gibi kitleleri de inandırdıkları belirsiz başarılarıdır.

Konuşmalarının psikolojisi; insanları hayır ve şer cephesi olarak ikiye ayırmalarıdır.

Konuşmalarının teolojisi; Allah’a hamdolsun bugünleri bize nasip etti, dir.

Konuşmalarının gizlediği; Küresel güçlerin politikalarına niye niçin nasıl alet olunduğudur.

Konuşmalarının örttüğü; iyilik, doğruluk, dürüstlük, adalet, hak, paylaşımdır.

Konuşmalarının unutturduğu; Türkiye’de otu sığırı dahi ithal eden ve on yılda satılan milli varlıklar madenler şirketlerdir. Yeraltı yerüstü kaynaklardır. Yabancılara toprak satışlarıdır.

Konuşmalarının tiksindirdiği; politikacıların halkı cahil budala görmesi, sorgusuz ve hafızasız kabullenip sürdürdükleri saltanatlarını yüzleri yine kızarmadan sürdürmeleridir.

Konuşmalarının başarısı; bağlı insanların sadakatlerini yenilemeleri, biat algısını pekiştirmeleridir.

Konuşmalarının zenginliği; çocuklara okullarda anlatılan tarihi, insanların beklentilerini çarpıtarak tekrarlamalarıdır. Sanayi üretimi diye de sadece buzdolabı çamaşır makinesi, araba satışlarının arttığı gurur ve iftihar vesilesi olarak vurgulanarak konuşuluyor.

Konuşmalarında; emek konuşulmuyor, işsizlik konuşulmuyor, fırsat eşitsizliği konuşulmuyor, haksızlıklar zulümler hiç konuşulmuyor, sendika işçi lafı edilmiyor, ürün konuşulmuyor, ot, köy, yumurta, peynir, inek, yani tarımsal üretim konuşulmuyor.

 

Yani; Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun yenilenen yalancıları hiç değişmiyor ve bitmiyor. Şeytanın dostlarının; neonlar, ışık gösterileri, teknolojileri ile gizledikleri kirli düşüncelerine, niyetlerine amaçlarına rağmen, ruh halleri konuşma tarzları hiç değişmiyor.

Aydınlığın yeniden bu topraklarda doğacağı günler yakın.

 

Günün Sözü: Aldatılan aydınlatılmadıkça aldatılmaya devam eder.

0

Enez belediye Başkanı Abdullah Bostancı… Siyasete CHP de başladı.CHP de belediye başkanlığı ardından da milletvekili aday adayı oldu. Son seçimde de AKP ye geçerek yeniden belediye başkanlığı koltuğuna oyurdu.
Bu kolay olmadı gibi görünüyor ama Bostancı için kolay oldu bence. Bostancı CHP ve AKPlileri iyi tanıyor. Kendisine kimlerden oy geleceğini iyi biliyor.Hesap yapmadan da yola çıkmaz.Hesabını yaptı ve seçimi kazandı.
Kazandı ama tahmin etmediği bir borcu koltuğa oturduğu gün kucağında buldu.Tam 66 milyon. Sonra bunun 10 milyon lirasının bir hatadan kaynaklandığını bularak itiraz etti ve belediyeyi 10 milton borçtan bir kalemde kurtardı.Sonra alacakları olanlar da ile anlaşarak borcun bir kısmını ödedi. Şu anda borç 40 mılyonun üzerinde.. Enez gibi bir yerde bu büyük bir para tabii. yani insan adım atamaz.Ama Bostancı bununla da başa çıkmasını bildi. Araç filosunu çok geliştirdi. Adeta para basan fabrika yaptı.
Bostancıyı bir çok yönü ile eleştirebiliriz. Ama kabul edelim ki çok kurman bir siyasetçi..İstanbul belediyelerinden bir çok araç kopardı… Tabii bunlar Enez’in malı oldu.
Bostancı uyanık biri dedik ya.. Gazeteci gördümü hemen koluna girer ve makamına getirerek bir kahve söyler. Bu arada da sıralar söyleyeceklerini… Yakın bir zamanda başka ilçede bir belediye başkanı ise makamında bizi 4 saat bekletti sonra da gecenin karanlığında çağırdığı mahalle arasında ” Ben sizi unuttum” diyerek gazetecilere ne kadar da değer verdiğini gösterdi.
Kurt siyasetci” Enez’de insanlara nasıl refah getiririz”i düşünüyor.
Bu arada belediye de iş kur dahil 421 kişi çalışıyor.Enez’de yani 10 kişiden biri ekmeğini şimdilik belediyeden çıkarıyor.
Enez’în en büyük sorunlarından biri de sit.. İnşaat yapmak kolay değil. Bostancı bunu da çözmüş…Toprağın altına kurullar karar verirken,yakın zamanda üstüne de belediye izni yetecek.Yani inşaat yapmak kolaylaşacak.
Enez’de büyük bir potansiyel var. Deniz,orman,tarihi eser,kum güneş…Biraz da akıl olursa… Enezlinin sırtı yere gelmez.Yeter ki para kazanma yönünde birlikte hareket edilsin…
Enez’de arsa fiyatları tavan yapıyor.Şu anda revaçta bir yer.
Gelecek günler Enez için çok daha iyi olacak.Yani İyi Parti’de sessiz geliyor haberiniz ola…
NOT: Bu arada beni 4 saat bekleten ve “unuttum” diyen belediye başkanına da saygılar sunuyorum. Bir daha bulursa 8 saat bekletsin.

0

Yönetimleri bir yolla ele geçirenler; demokrasicilik dincilik özgürlükçülük oyunları ile halkları uyuşturmakta, sömürü çarkını farklı şekillerde sürdürmektedirler. Yeni-sömürgecilik demek olan küreselleşmeciliğin sözcülüğünü yapanlar, cumhuriyetçilik ve demokrasicilik yapanlar gibi mutlu azınlığın sözcülüğünü yapmaktadırlar. Aynı zamanda sömürülmeye meşruiyet kazandırmaktadırlar.
20 ve 21. yüzyılın popüler yönetim anlayışı, demokrasi ve cumhuriyetçiliktir. Gelişen diğer kavram ise 20 yüzyılda emperyalizm/sömürgecilik yeni yüzyılda ise küreselleşmeciliktir.

Cumhuriyet ya da demokrasi diyen görüş, ekonomik politika alanında da açıkça “devletin küçültülmesi”, yani ekonomi alanında yatırımcı ve üretici etkinliklerden hepten uzak durması gerektiğini savunmakta, bu görüşü dünyaya dayatan Batı`nın ise bırakınız son ikiyüz yıllık açık sömürgeciliğini, bugün bile gerek gördüğü birçok alanlarda doğrudan devlet işletmeciliği yaptığından habersizmiş gibi görünmüşlerdir. Bugün dünyanın içine yuvarlandığı ekonomik bunalım karşısında bu sözde serbest-Pazar’cı Batı devletlerinin hepsinin birinci sınıf devletçi politikalar uygulamakta oldukları bütün açıklığıyla ortaya çıktığı halde, hala demokratik devletçiliğin ne denli demokratik ve kalkındırıcı bir ekonomik model oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmekte diretmektedirler.

Türkiye için bu görüşleri öne sürenler, ulusal kimlik gereğini, ortak yurt kavramı gereğini, ortak bir hukukun toplumda egemen olması gereğini, toplumsal refah ve adalet için kamunun ekonomik girişimlerine de gerek olduğunu, bunlar olmadan hiçbir insan hak ve özgürlüğünün gerçekleşemeyeceği gerçeğini hepten göz ardı etmekte, sözünü bile etmemektedirler.

Böylece de, Türkiye modelinin, sömürgeciliği reddeden, tam bağımsızlıkçı, demokrasinin ekonomik gereklerini içeren ve tutarlı bir laikliği temel alan demokratik özelliklerine saldırmaktadırlar.

Cumhuriyet ya da demokrasi diye tutturanların içtenlik ve tutarlılıktan yoksunluklarının kanıtı da, Türkiye`deki Siyasal Partiler ve Seçim yasalarının köklü biçimde demokrasiye aykırı nitelikler taşımasına ve başta iktidar ve ana-muhalefet partileri olmak üzere siyasal partilerin hemen tümünün iç işleyişinde demokrasinin bulunmayışına, milletvekili dokunulmazlığının demokrasiyi yıkıcı bir etkene dönüşmüş olmasına, bugüne değin kararlılık ve yoğunlukla karşı çıkmış olmamalarıdır!

Uç görüşler, gerçekte her türlü özgürlük ve insan haklarına saygısız bir uluslararası ekonomik ilişkiler yapılanmasının adı olan yeni dünya düzeni ideolojisinin, Türkiye modeline saldırmak üzere Türkiye`ye uyarlanmış biçimidir.

– Okul’u fırsat eşitliği bir yana, eşitsizliklerin şiddetlendiği kurum haline getirmek,
– Kamu’daki siyasi veya sivil, askeri bürokratik konumu; hayattaki ekonomik, maddi, manevi gücü; statü ve hiyerarşileri, cemiyet ve cemaatleri, “imtiyaz” ve “zümre egemenliği” kaynağı olarak idrak ile icra etmek,
– Özgürlük’ün, bir şeyi yapmaktan men edilmemek kadar, insanın hakkı sayılan bir şeyi yapabilmeye muktedirlik, o fırsatı, imkanı bulabilmek şeklindeki “pozitif” manasını kurutan liberallik, demokratlık, cumhuriyetçilik, muhafazakarlık türleri,
– Yerlerine ne tür “Sadaka, iyilik, yardım, gönül” işleri koyarsanız koyun; kamusal eğitim, sağlık, güvenlik, güvence, emeklilik, çocuk ve yaşlılara, engellilere, en yoksullara sahip çıkma, merhamet ve şefkat sistemlerini çürütmek,
– Devlet’i halkın karşısında konumlandırmak,
-İnsanlar arasında, din, mezhep, etnisite, milliyet gibi kimliklere göre ayrım; eşitsizlik yaratmak, kardeşliği yok etmek,
– Kamu’da, sivil ve askeri kurumlarda, özel sektörde; özgürlük, eşitlik, dayanışma ilkeleri bir yana; temel hakları dahi çiğnemek, çalışma düzenini bir nevi kölelik, korku ve endişeyle sinme, tahakküm, boyun eğme sistemi haline getirmek,
– Anayasa’da dahi mevcut; imtiyazlara, zümre egemenliklerine karşı, fırsat eşitliği ve dayanışma kurumlarına, insanca yaşama atıf yapan maddeleri her gün çiğnemek ve asla hesap vermemek, anlayışına sahiptir.

Cumhuriyet ve demokrasi`nin, doğru anlamı ve dürüst uygulaması ile:
– Sömürgeciliğin ekonomik ve askeri saldırısının da tepelenebileceğini,
– Gerçekleştirilen laik devlet, aile, eğitim, ekonomi kurumlarının ve çağdaş uygarlığın üstün-değerlerini anlatan dil, yazı, sanat, felsefe devrimlerinin sömürgeciliğin bir daha hortlamamasını sağlayacak gerçek güvenceler olduğunu,
– Gerçek gelişmenin kapitalizmi de, sosyalizmi de demokrasinin belirgin nitelikleri açısından aşan demokratik devletçilikle sağlanabileceğini,
– Eğitimin hem demokratik hem de ekonomik gelişmenin en etkili kaldıracı olduğunu, anlatanlar, savunanlar uygulamaya çalışanlar var.

Bu kavramlara doğrulukla sahip çıkmak, “şerefli, haysiyetli ve namuslu” yaşamanın zorunlu gereğidir. İnsanların sorgulaması gerekenler bunlar olsa gerek!

Günün Sözü: İnsan, başka insanların haysiyetini ezip geçmez; aşağılamaz, aşağı görmez.

0

İleri demokrasi, yeni anayasa, demokratikleşme, açılım sakızı çiğneyenler, asker-polis-vatandaş katili terör örgütü ile pazarlık yapanlar, inandıkları İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an hükmüne rağmen haçlılarla işbirliği yapanlar, Deve midirler, Kuş mudurlar?

 

Hikâye. Hani, devekuşuna sormuşlar ya; Deve misin, Kuş musun? O da, Ben deveyim demiş. O halde Koş demişler. Ben kuşum, koşamam demiş. Madem kuşsun, o halde uç! demişler. Ben deveyim, uçamam! demiş!

Yani, ne develiğin gereğini yerine getirebilmiş, ne de kuşluğun!

Bence, aynı soruyu, dinci görüntülü kişilere de sormak gerek. Siz; Müslüman mısınız, münafık mısınız?

Ne diyeceklerini, nasıl cevap vereceklerini gerçekten merak ediyorum… Çünkü bunların Müslümanlıkları da sahte, sözleri ve yaptıkları da!

Aynen devekuşu gibiler! Ne develer, ne de kuşlar!

Ama, şu da var: İşlerine geldiğinde hem develiği, hem de kuşluğu çok iyi kullanıyorlar!..

Münafık kâfirden daha alçak!

Her zaman söylemişimdir: Türkiye’nin en büyük problemi, öyle olanlar değil, öyle görünenlerdir! İnsanlar, yanlış da olsa, samimi olarak bir yolda yürüyor ise, ondan bir zarar gelmez!

Ama öyle değil de, öyle görünüyor ise; böylelerinden uzak durmak ve onlardan korkmak gerekir!

Öyle görünenler olarak münafıkları gösterebiliriz.

Bakınız, Kur’an-ı Kerim’de 3 sınıf insandan söz edilir. Mü’minlerden, Kâfirlerden ve bir de münafıklardan!

Ve buyrulur ki; Münafıklar, kâfirlerden daha tehlikelidir!

Ve hatta, daha alçaktırlar!

Niçin? Çünkü, kâfir olanı herkes bilir ve ona göre tavır alır… Ama münafıklar; kâh Müslüman görünürler, kâh kâfirlerle iş tutarlar!

Yani, fırıldaktırlar!

Dolayısıyla, onlara güven olmaz!

Aynı tehlike, ortalıkta eşlerinin türbanı görüntüsü ile müslümancılık oynayan münafıklar için de geçerlidir.

Müslüman geçinenlerden kork!

Zira, her zaman yazdığım gibi; Bu ülkede, Samimi Müslümanlar evet vardır…

Ama, Müslüman geçinenler ile Müslümanlıktan geçinenlerin sayısı da yabana atılmayacak kadar çoktur!

Aynı yargı, milliyetçi, demokrat liberaller için de geçerlidir…

Gerçekten de; Türkiye’nin bağımsızlığını ve bağlantısızlığını savunup, bu ülkenin peyk olup sömürülmesine karşı çıkan ve bunun da gereğini yapan samimi Müslümanlar, demokratlar, milliyetçiler vardır…

Ama, bunun yanı sıra; Müslüman geçinenler de vardır… Hem komşularla sıfır politika derler, hem saygın dış politika ile bölgesel güç olduk derler, Yeni Osmanlıyız derler,  Türkiye kalkınıyor diye nutuk atarlar, hem de ABD-İngiltere-İsrail şer ülkelerin Müslüman ülkeleri yakıp yıkmasına, Müslümanları katletmelerine ortak olurlar. Dillerinde İslam ama kollarında 40 bin liralık saat, eşlerinin kollarında 20 bin euroluk çanta, eşlerinin ve kızlarının başında türbanla, milletin hizmetindeyiz derler!

Bu ne perhiz, bu ne turşu!

Müslüman geçinenler böyledir işte!

Bir de Müslümanlıktan geçinenler  var ki, onları hiç sormayın! Gazetelerdeki yazılar ve TV’lerdeki konuşmalara yansıyan diyalogları hatırlarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Bunlar, Müslüman mıdırlar, Müslüman geçinenlerden midir, yoksa Müslümanlıktan geçinenlerden mi?

Bir başka şekliyle sorarsak; Devekuşu mudurlar, yoksa deve mi veya kuş mu?

Ama, şurası bir gerçek: cahil kesimi ve samimi insanları iyi aldatıyorlar, bilgili, yetenekli, doğruları söyleyen insanlardan korkuyorlar, ABD-İngiltere-İsrail şer üçgeniyle hareket edebiliyorlar, kardeş dost dediklerini bir talimatla satabiliyorlar, Müslümanız diyip Müslümanların katledilmelerine destek olabiliyorlar, haçlıların istemediği Müslüman liderleri devirmede işbirlikçilik rolünü iyi oynuyorlar, atalarının dönekliğini iyi taklit edebiliyorlar ve malı iyi götürüyorlar!

Günün Sözü: Yaşarken de, öldükten sonra da iyi anılmak istiyorsan dürüst ol.

0

İleri demokrasi, yeni anayasa, demokratikleşme, açılım sakızı çiğneyenler, asker-polis-vatandaş katili terör örgütü ile pazarlık yapanlar, inandıkları İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an hükmüne rağmen haçlılarla işbirliği yapanlar, Deve midirler, Kuş mudurlar?

 

Hikâye. Hani, devekuşuna sormuşlar ya; Deve misin, Kuş musun? O da, Ben deveyim demiş. O halde Koş demişler. Ben kuşum, koşamamdemiş. Madem kuşsun, o halde uç! demişler. Ben deveyim, uçamam! demiş!

Yani, ne develiğin gereğini yerine getirebilmiş, ne de kuşluğun!

Bence, aynı soruyu, dinci görüntülü kişilere de sormak gerek. Siz; Müslüman mısınız, münafık mısınız?

Ne diyeceklerini, nasıl cevap vereceklerini gerçekten merak ediyorum… Çünkü bunların Müslümanlıkları da sahte, sözleri ve yaptıkları da!

Aynen devekuşu gibiler! Ne develer, ne de kuşlar!

Ama, şu da var: İşlerine geldiğinde hem develiği, hem de kuşluğu çok iyi kullanıyorlar!..

Münafık kâfirden daha alçak!

Her zaman söylemişimdir: Türkiye’nin en büyük problemi, öyle olanlar değil, öyle görünenlerdir! İnsanlar, yanlış da olsa, samimi olarak bir yolda yürüyor ise, ondan bir zarar gelmez!

Ama öyle değil de, öyle görünüyor ise; böylelerinden uzak durmak ve onlardan korkmak gerekir!

Öyle görünenler olarak münafıkları gösterebiliriz.

Bakınız, Kur’an-ı Kerim’de 3 sınıf insandan söz edilir. Mü’minlerden, Kâfirlerden ve bir de münafıklardan!

Ve buyrulur ki; Münafıklar, kâfirlerden daha tehlikelidir!

Ve hatta, daha alçaktırlar!

Niçin? Çünkü, kâfir olanı herkes bilir ve ona göre tavır alır… Ama münafıklar; kâh Müslüman görünürler, kâh kâfirlerle iş tutarlar!

Yani, fırıldaktırlar!

Dolayısıyla, onlara güven olmaz!

Aynı tehlike, ortalıkta eşlerinin türbanı görüntüsü ile müslümancılık oynayan münafıklar için de geçerlidir.

Müslüman geçinenlerden kork!

Zira, her zaman yazdığım gibi; Bu ülkede, Samimi Müslümanlar evet vardır…

Ama, Müslüman geçinenler ile Müslümanlıktan geçinenlerin sayısı da yabana atılmayacak kadar çoktur!

Aynı yargı, milliyetçi, demokrat liberaller için de geçerlidir…

Gerçekten de; Türkiye’nin bağımsızlığını ve bağlantısızlığını savunup, bu ülkenin peyk olup sömürülmesine karşı çıkan ve bunun da gereğini yapan samimi Müslümanlar, demokratlar, milliyetçiler vardır…

Ama, bunun yanı sıra; Müslüman geçinenler de vardır… Hem komşularla sıfır politika derler, hem saygın dış politika ile bölgesel güç olduk derler, Yeni Osmanlıyız derler,  Türkiye kalkınıyor diye nutuk atarlar, hem de ABD-İngiltere-İsrail şer ülkelerin Müslüman ülkeleri yakıp yıkmasına, Müslümanları katletmelerine ortak olurlar. Dillerinde İslam ama kollarında 40 bin liralık saat, eşlerinin kollarında 20 bin euroluk çanta, eşlerinin ve kızlarının başında türbanla, milletin hizmetindeyiz derler!

Bu ne perhiz, bu ne turşu!

Müslüman geçinenler böyledir işte!

Bir de Müslümanlıktan geçinenler  var ki, onları hiç sormayın! Gazetelerdeki yazılar ve TV’lerdeki konuşmalara yansıyan diyalogları hatırlarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

Bunlar, Müslüman mıdırlar, Müslüman geçinenlerden midir, yoksa Müslümanlıktan geçinenlerden mi?

Bir başka şekliyle sorarsak; Devekuşu mudurlar, yoksa deve mi veya kuş mu?

Ama, şurası bir gerçek: cahil kesimi ve samimi insanları iyi aldatıyorlar, bilgili, yetenekli, doğruları söyleyen insanlardan korkuyorlar, ABD-İngiltere-İsrail şer üçgeniyle hareket edebiliyorlar, kardeş dost dediklerini bir talimatla satabiliyorlar, Müslümanız diyip Müslümanların katledilmelerine destek olabiliyorlar, haçlıların istemediği Müslüman liderleri devirmede işbirlikçilik rolünü iyi oynuyorlar, atalarının dönekliğini iyi taklit edebiliyorlar ve malı iyi götürüyorlar!

Günün Sözü: Yaşarken de, öldükten sonra da iyi anılmak istiyorsan dürüst ol.

0

Türkiye perde gerisinde yönetilen yeteneksiz hırslı meczupların oyun sahasına dönmüş durumda.

Türk Milleti; kapsamlı açık gizli  ihanetler karşı karşıyadır.

Türkiye; yüzyıllar boyunca başta Anadolu, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da, barışın, huzurun, adaletin temsilcisi olmuştur. Farklı dine mensup olanları ve farklı etnik halkları bir çatı altında tutan çimento Osmanlı imparatorluğu dağılınca, 100 yıldır süren kaos, çatışma alanı oldu. İngilizler ve Fransızlar bölgeyi sömürgeleştirdi, sınırlar çizdi, halkları böldüler

 

ABD Egemenliği sürecinde ise Büyük Ortadoğu projesi kapsamında bölge üzerinde sınırlar çizildi, NATO dergisinde NATO toplantılarında yayınlanan bölgeye ilişkin haritalar şimdi ise uygulama aşamasındadır. Arap baharı denilen toplumsal değişim ve dönüşüm talepleri ABD-İngiliz-Fransız planlamaları ile örgütlenmiş ve kaos yaşanmaya başlamıştır.

 

Bush ya benden yanasın ya karşımdasın doktrini ile uluslararası toplumu, Irak ve Afganistan işgallerinde yanına çekerken şimdi ki Obama yönetimi ABD’nin kaosdan düzene doktrini uyguladı.

Kişisel hırsları ve çıkarları için her kılığa girebilen yeteneksiz meczup eş başkanlar eliyle Ortadoğu kan gölüne döndü, şehirler yakıldı vahşetler yaşandı. Kimi para desteği kimi silah desteği kimi eğitim kimi barınma ile İslamcı terör örgütlerini sinsice desteklediler.

Bugün; ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya önümüzdeki on yıllık küresel gelişmelere karşı kendi durumlarını imkan ve kabiliyetlerinin tespitini yaparak yeni stratejilerini belirlemişlerdir.

 

ABD ve AB, dönemsel değişiklikleri, uluslararası konjöktörlere göre yapmaktadır.

 

Türkiye’de stratejist maalesef yok. Batılı ülkelerin kabul edilen ve uygulanan stratejilerini alıp yorumluyor. Kendilerinin öngörüsü yok. Birçok stratejik araştırma kurulu birimler vardır.

 

Devletin tüm bakanlıklarında, kamu kurum ve kuruluşlarda üniversitelerde isim olarak stratejik araştırma birimleri var. Bir dönemin AR-GE’leri olan bu birimler maalesef özellikli olanların çalışma ortamları olmaktan uzaktır. Ancak hiçbiri kapsamlı çeşitli konularda rapor hazırlayamamakta, yayınlayamamaktadırlar.

 

Oysa; Strateji öngörmek demektir. Alternatifli olarak olası gelişmelere göre yapılması gerekenlerin planlanması demektir.

 

Türkiye’de maalesef  DPT, MGK, TUBİTAK gibi yasayla görev alanları belirlenen kurumlar, gerek Türkiye, gerek bölge gerekse küresel strateji belirleyememektedirler.

 

Washington’un Pentagon’un, Londra’nın, Brüksel’in siyasetten askeri alana, tarımdan bölgesel ilişkilere kadar belirlediği bir ilişkiler ağında kuşkusuz izole edilmiş olarak yaşanamaz.

 

Her devletin milli duruşu vardır, olmalıdır. Aksi halde çelişkiler yaşanır. Uluslararası toplantılarda ciddiye alınırlığınız olamaz. Güç merkezlerinin temsilcisi gibi hareket edip te sonradan kendi insanınıza bağımsız bağlantısız kendi irademizle hareket ediyoruz imajını yaratıp ta uluslararası karar mekanizmalarında dışlanırsanız içerde ve dışarıda itibarınız olmaz. Belki içeride itibarlı olma enstrümanlarını kullanarak halkı yanıltabilirsiniz ama kısa süre içinde gerçekler ortaya çıkar.

 

Oysa; devletlerde devamlılık esastır. Devlet politikalarında iktidarda olan siyasi partilerin tercihleri esas olmakla birlikte, devam eden gelen esas yaklaşım tarzı üzerine hareket ederler.

 

ABD’nin küresel aktör stratejisi, başkanlar değişse bile değişmeyen temel gerçekliktir.

 

ABD, İngiltere, Almanya, Çin, Rusya, Fransa devlet stratejilerinde, komşu ve bölgesel ve küresel stratejiler değişmemektedir. Sadece yöntem değişiklikleri olmaktadır.

 

Türkiye’ye baktığımızda, eksen tartışmaları yaşanıyor.

Aydınlara ve akademisyenlere bu konuda büyük görev düşmektedir.

Bürokrasi icra yeridir. Bürokratın deneyimi, bilgi birikimi gereklidir.

Devlet yönetimi; tarihi birikimine, bilgiye, öngörüye sahip kişilerle yürütülmek zorundadır. Bilgisiz, birikimsiz, ilkesiz, tutarsız kişiliklerin devlet yönetiminde olması her zaman sorunları artırır, huzursuzluk kaynağı olur.

 

Bölge dışı devletlerin; gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu coğrafyasında, mezhep, din, etnik kimlikleri ayrıştırma stratejisine karşı bir ve beraber olunmalıdır. Ortak değerlerin, ortak tarihin, ortak şuurun yapısını tekrar tesis edilmeldir.

Türkiye; içte  bölgesinde ve dünyada barışın, dostluğun, huzurun teminatı olmalıdır.

 

Günün Sözü: Bilgisini, yeteneğini, gücünü birleştiren insanlar, amacına ulaşır

0

İnsani değerlere dayanan kültür ve medeniyeti ile güven ve huzur veren, adaletli yönetimi ile mazlum halkların güvencesi olan, insanlık ailesinin şerefli üyesi Kahraman Türk Milleti’nin mensupları;
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 79. yıldönümünde Türkiye gerçeğini bilmek anlamak, görmek ve gereğini yapmak sorumluluğu, her vatan evladına düşen bir görevdir.
Dış güçlerin Türkleri Anadolu’dan atmak çabası; Malazgirt, Miryakefelon ve Sakarya savaşları sonucu başarısızlığa uğrayınca, kimliksizleştirme projesini uygulamaya koydular. Kimi batıcı, kimi Asyacı, kimisi de Arapçı kültürlerle şekillenerek gaflet, dalalet ve hıyanet içine girdiler..
Amaçlarına ulaşamayan şer güçler; bu kez ortaçağ Arap kültürünü, kutsal İslam dini kamuflajı altında sahneye koydular. İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an ve önderi peygamberden uzak hurafelerle dolu düşünce ve yaşam biçimini öne sürdüler..
İnsanlığın gelişim, değişim ve dönüşüm sürecinden habersiz, evrensel insanlık değerlerinden uzak, çağın gerçeklerinden habersiz, akıl ve bilimi bir tarafa bırakmış, adalet, hak, namus, dürüstlük kavramlarından uzak insanlar siyasi, ekonomik güç kazandılar..
Azınlıklardan olupta gerçek kimliğini gizleyen dönmeler ile kökenleri belirsiz siyasal İslamcılar; nefret ve kinlerini kusmaya devam ediyorlar..
Şimdi bu işbirlikçi dönmelerin torunları yeni fırıldak dönmeler; İslamcı kimlikte Türk Milleti’nin iyiniyetli, samimi duygularını istismar ederek, zehir kusmaya devam ediyorlar..
İç ve dış bazı çevreler; asılsız iddialarla, Türk Milleti’nin liderlerini, milli ve manevi değerlerini karalamaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. Aslında saldırılan Türk Milleti’dir, Türk Kimliğidir, Türk tarihidir, Türk kültürüdür.
Şer güçlerince;
Türkiye’nin Türk Milleti’nin vatanı, ülkesi olduğu gerçeği inkar edilmeye,
Türk Milleti bölünmeye,
Tarih bilinci köreltilmeye,
Milli devlet tasfiye edilmeye,
Dinci tarikatçı cemaatçı vesayeti egemen kılınmaya,
Çağdışı ortaçağ Arap hurafeleriyle beyinler yıkanmaya,
Bilim ve teknoloji yerine Arap masalları ile gençlik ve halk uyuşturulmaya,
Türk kahramanları yerine ortaçağ Arap önderleri kahraman gösterilmeye çalışılmaktadır…
Çağdışı düşünce sahibi ucube tipler; halifelik mehdilik ümmetçilik İslamcılık gibi kavramlarla insanları aldatmaya yanıltmaya kandırmaya sürüleştirmeye devam ediyorlar..
Türk Milleti, ortak tarih, ortak kültürle; bütün etnik toplulukların ortak adıdır.
Bütün toplulukların tamamını Türk bayrağı altında birlik ve beraberlik içerisinde bugünlere kadar getirmiş, son bin yılda gerek İslamiyet, gerekse insaniyet adına mührünü vurmuş kahramanlıkları içinde barındırmış, şerefli ve onurlu bir millet olan Türk Milleti isminden rahatsız olanlar vardır..
Türk Milleti; bin yıldan bu yana bütün etnik unsurlarıyla beraber yaşamış ve bundan sonra da yaşayacaktır. Türk Milleti’nin isminden, birlik ve beraberliğinden rahatsız olanlar, mutlak ve mutlak pişman olacaklardır.
Türk Milleti’nin mensubu olmak, şereflerin en büyüğüdür. Bu Şereften her insanın nasiplenmesi kendi lehinedir..
Başarının sırrı; bilgi, amaç, niyet, hedef, cesaret, plan, strateji, kararlılık, bir ve beraber hareket etmektir..
Türkiye’nin; çağdaş dünyada saygın, onurlu yerine almak üzere, akıl ve bilim öncülüğünde, medeniyet ufkunda yeniden bir güneş gibi doğacağına olan inancım tamdır.
Türk Milleti’nin aydınlanma yolunda büyük yürüyüşü devam edecektir.
Türk Milleti; zekidir, çalışkandır, üretkendir, cesurdur.
Mete Han’ın, Atilla’nın, Bilge Kağan’ın, Alparslan’ın, Kılıçarslan’ın, Ertuğrul Gazi’nin, son halkası olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölüm yıldönümünde bir kez daha minnetle anıyoruz.
Ne Mutlu Türküm Diyene….

0

 

Hür ve bağımsız yaşamayı var olmanın amacı haline getirmiş Büyük Türk Milleti;
tarihten silmek ve vatanından mahrum bırakmak üzere hareket eden düşmanlarına ve onların işbirlikçilerine karşı verdiğin bağımsızlık mücadelesinin sonucunda kurduğun cumhuriyetin 94. Yıldönümünde; zaferin ve çağdaş aydınlık devlet yapısının simgesel adı olan cumhuriyetin kutlu olsun..

Büyük Türk Milleti; yüzyıllar boyunca kul olarak biat kültürüyle yaşarken, bu çarpık düşünceyi tersyüz eden Cumhuriyet devrimleriyle modern çağdaş bir yönetim şekline kavuşmuştur. Eşit yurttaşlar olarak özgür iradesiyle yönetimi seçme ve yönetime seçilme hakkına sahip olmuştur..

Kişiliksiz çarpık ilkel Arapçı karanlık düşünce sahiplerince; bu büyük bayramın heyecanını, coşkusunu anlamsız kılmak için kirli çabalar sürdürülse de, tarihin her devrinde varolan, varlığının ve bekanın tehlikeye düşmesi halinde harekata hazır evlatların var olduğunu unutma..

En olumsuz şartlara ve hallere hazırlıklı, dünyanın hiç bir gücünün hayalinde bile yer alamayacak şekilde donanımlı birikimli evlatlarının, bugünün ve yarının teminatı olduğunu bil..

Bütün bu olumsuzlukların ve karamsarlıkların dağıtılacağı günlerin geleceğine ve öfkenin, kızgınlığının giderileceğine inan. Moralinin yeniden düzeleceğine inancın sarsılmasın..

Vatan sathında Ayyıldızlı al bayrağın dalgalanırken, gök kubbe Türk Milleti’nin gür sesi ile yeniden yankılanacaktır..

Büyük Türk Milleti; huzur, güven, barış, adalet, özgürlük ortamında bölgende ve dünyada yeniden saygın yerini alacağına inancım tamdır..

Büyük Türk Milleti; Türk tarihinden, Türk kahramanlarından, Türk medeniyetinden aldığı ilhamla, demokrasinin kurum ve kurallarının işlediği, akıl bilim ve sanat ışığında evrensel değerleri benimsemiş kadrolarla, dosta güven düşmanlarına korku veren yönetim yapılanmasını daha büyük coşkularla, sevinçlerle kutlayacaktır..

Bu vesile ile Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, şehitlerimizi minnetle anarken, gazilerimizin ve sizlerin Cumhuriyet bayramınızı kutlar, başarılar dilerim..
Nurullah AYDIN
29 Ekim 2017-ANKARA…

0

İpsala Türkiye’nin çeltik ambarı.

Böyle olunca da çeltik için ekipman gerek.

Bunu fırsat bilen firmalar da İpsala’da ürünlerini pazarlamak için uğraşıyorlar.

Japon  Kubota firması da ürünlerini pazarlamak için İpsala Pazaryeri’nde bir fuar düzenledi.

Fuarı ziyaret edenlere bir de müzik ziyafeti çekti. Yunanistan’ın Serez kentinden bir müzik grubu konser verdi.

Akşama da  yine bir konser var.

İpsalalı çeltikçiler de firmanın sergilediği ürünleri gezerek bilgi alıyorlar.

İpsala’da çeltik üreticisü dünyanın en gelişmiş ekipmaları ile üretim yaparak dünya ortalamasının üzerinde verim elde ediyor.

0

Parlamenter sistem, anayasal sistem, demokratik kurum ve kurallar, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ilke kavram ve kurumları artık ortadan kaldırılmış durumdadır. İlkel sapkın çağdışı bir çete ve sistemi şimdilik var.  Halk ise sanal ve topal bir demokrasiden, gerçek çağdaş demokrasiye kavuşmak için çırpınmakta, arayış içinde.  

 

İddialar hep şu noktada sürdürülmektedir: Millet iradesinin ipotek altına alındığı, vesayetin bürokratik oligarşiye dönüştüğü artık anlaşılmış ve bunu değiştirecek bir istikâmete doğru yönelmiştir. Seçimler “başları boyunlarından burgulu heykeller gibi” sadece iktidarın başını değiştirmiş ama beden hep aynı kalmış ve bürokratik oligarşi fiili egemenliğini hep sürdürmüştür. Gecekondu ve çarpık yapılaşmayı onlar yapmış, düzeltilmesi seçilen iktidarlara kalmıştır. Ekonomiyi onlar “har vurup harman savurmuş”, derlenip toparlanması seçilmişlere bırakılmıştır.

 

Bu kesimin dediği şu; hiçbir alanda yeteneğini gösterememiş, üretken olmayan kişi ve kişiler seçimi kazanınca ülkeyi istediği gibi yönetmeli, hiç ama hiç kimse müdahale etmemeli, hiçbir kural kurum müdahale etmemelidir.

 

Böyle bir devlet var mı dünyada acaba! Devletler organizmalardır. Kalıcı kurumları, her zaman herkesin uyacağı temel kurallar yani yasalarla işler. Demokrasi yani seçimlerle yönetenlerin değişimi ayrı devlet ayrıdır. Demokrasi halkın; devleti yani kurumları kurallarla yöneteceklerin belli dönemlerde seçimi ile değiştirilmesi demektir.

 

Tutturmuşlar vesayet rejimi diye! Peki ama neden?

Çünkü her kesim kendi vasi olmak ister, kendi mutlak iktidarını kurmak ister. Destek istedikleri ise paryalar yani halk yığınlarıdır. Eğitimi düşük geliri düşük, sloganlara kavramlara biat edebilen yığınlar. İnsanlık tarihinde tüm diktatörler, oligarşik güçlerin kullandığı, istismar ettiği kesim halk yığınlarıdır.

 

Demokrasi ile vesayet rejimi arasındaki en önemli fark, üstünlerin hukukunun mu? yoksa hukukun üstünlüğünün mü? egemen olması kavramında düğümlenmektedir. Bu kavram, kurumların hukuka tâbî olmasını ve evrensel hak ve özgürlüklerin herkes için dikkate alınmasını, hukukun önünde “herkesin bir tarağın dişleri gibi eşit olmasını” gerektiriyor.

 

Şimdiye kadar dokunulmazlıkların arkasına saklanarak millet iradesini hiçe sayanlar, şimdilerde mutlak otoriterlik sistemi kurdular. Muhalif olanları sürekli gündemde tutarak arap sapkın dincilik çığlığı atmakta halk uyutmaya uyuşturmaya devam etmekteler. Oysa ne yargı siyasallaşmalı, ne de siyaset hukuksuzlaşmalıdır.

 

Türkiye’de yargı başta olmak üzere bazı kurumlar, oligarşik güç anayasalarının verdiği imtiyazlı konumdan yararlanarak kendilerini hukukun tanımlayıcısı ve tamamlayıcısı olarak görmektedir. Anayasa Mahkemesi bir senato gibi kendisini Meclisin; Danıştay da Hükümetin üzerinde görerek karar vermekte, siyaseten hemen her şeyden sorumlu tutulan hükümet ise kişiye odaklı bir yapını emrinde. Halk ise “eli kelepçeli, ayağı prangalı” bir halde sanki engelli yarış pistinde koşar gibi yol almaya yaşamaya çalışmaktadır.

 

İktidar ve oligarşik güçler arası iktidar kavgaları ile çıkarılan suni engeller olmasaydı belki de Türkiye bu gün on kat daha büyük olurdu. Bazen askeri müdahaleler, bazen de yargı yoluyla hükümetin “ayağına karpuz kabuğu konularak” başarısız olması ve toplumsal desteği kesilerek zayıflatılması hedeflenmiş, ürkütülen ekonomi ve azdırılan terörle bozulan istikrardan “parsa” toplanmaya çalışılmıştır. “Bulanık suda balık avlama” hesabı yapanlar, ikbal ve istikballeri uğruna milletin sıkıntısını hiçe saymakta, hatta bunu bile kendi lehlerine istismâr etmeye çalışmaktadır.

 

Çağdaş dünya`da soğuk savaşın en etkili silahı terör ve terör örgütleridir. Günümüz savaşları teknoloji ağırlıklı olduğu için galibin de mağlubun da yıkımına ve iki tarafta da iktidar değişikliğine sebep olmaktadır. Özellikle demokrasi ile yönetilen ülkelerde iş başındaki idareciler “maşa varken elle ateş tutmanın” zararına inandıkları için, terör örgütlerine eylem sipâriş etmeyi daha kolay, ucuz ve risksiz bularak tercîh etmektedir.

 

Bugün yüzümüze gülen dost kılıklı bazı ülkelerin, sırtımızı dönünce nasıl terör örgütünün sırtını sıvazlayarak eylem yaptırdıklarını bilgi ve belgeleriyle biliyoruz. Tırmandırılmaya çalışılan terörün arkasında, “kendi çalıp kendi oynayan” din maskeli hırsız sahtekar siyasi kadrolar oluşturdular.

İpleri ellerinde olan çete yönetiminde bir Türkiye gerçekleştirdiler. Karşılarında “kabına sığmayan” bir Türkiye buldular. Ama ne olursa olsun Türkiye geri dönülmez bir yola girmiş ve artık “cin şişeden çıkmıştır.”

 

Terörden siyasi ve maddi rant sağlayanların engelleme ve sulandırma çabalarına rağmen Millî Birlik ve Kardeşlik Türk Milletinin vazgeçilmez gerçeğidir. Anadolu’daki gönül bağımıza kezzap dökerek bizi bölmeye çalışanların ayrılıkçı gayretleri, kültürel köklerimizden aldığımız güçle yapıştırılıp geçmişte olduğu gibi şimdi de yok edilecektir.

 

Günün Sözü: Doğmalara göre düşünen insan, insan değil robotlaşan mekanik bir varlıktır