ALGI, CEHALET VE EGO

Güncel Haberler

Nurullah Aydın-ANKARA

İnsan; ego, gurur ve kibirle toplumu doğayı katlediyor. Her siyasi akımın, her dinin, her ideolojinin; yaşam felsefesi, bilim, adalet, güvenlik, ahlak, paylaşım anlayışı farklıdır.

Bu farklıkların bir arada barış içinde olması için varılan temel gerçeklik, evrensel değerler, hukuk devleti, sosyal devlet anlayışı ile özgürlüklerin temel insan hakkı olduğu kabulüdür.

Farklılıkların bir arada yaşaması huzur güven içinde bir arada yaşaması için yer alan temel gerçeklik budur. Peki dünya geneli böyle bir düzen içinde mi?

Kendini değil de başkasını sorgulama, ben ve öteki ayırımcılığı genlere işlemiş durumda. Bu da kin, nefret, öfke, beğenmeme, yoketme içgüdüsünü harekete geçiriyor.

Ötekileştirme, düşman algısı, zıt bakış ve yaklaşım; güven huzur veren barışı bozuyor.

Egoistce lüks yaşam arzusuna tapınan, yönelen toplumlar; katliam, savaş, ölüm, yıkım, çevre, sağlık, paylaşım, kültür ve iklim felaketlerini yaşamaktadır.

Bir çok ülkede, reform, değişim, açlık çığlıkları yükselmektedir.

Foton kuşağına giren dünya; doğa, çevre, iklim değişimiyle yaşanabilir olmaktan uzaklaşma sinyalleri veriyor. Bencilce egosuyla düşünen, bakanlar için bunların bir anlamı yoktur. Dogmatik kabulleriyle gelen ilgisizlik, duyarsızlık vardır.

Oysa; birçok doğa olaylarıyla yıkımlar yaşanmış, toplumlar çökmüş, uygarlıklar yıkılmıştır.
İnsanlardan kaynaklanan sorunlar, doğa’dan gelenler, fizik ötesi güçten gelenler sonuçta aynı sonucu doğurmuştur. Ölüm ve yıkım.

Ahlaksızlık, zulüm, adaletsizlik, bilimsizlik ve bilgisizlik, felaketleri tetikler.

Savaşlar, hastalıkların çoğu, çevre, iklim, deprem, su taşkınları insan tetiklemesindendir.
Benlik, ego, kıskançlık, çekememezlik, güç, iktidar olma hırsı, felaketlerin temel nedenidir.

Ekonomik savaşlar, insan eliyle olan yapılaşma, sanayi teknolojinin kötüye kullanımı; çağdaş insanın karşılaştığı en büyük sorundur.

Varlıkları aleminin ahenkli uyumlu yapısı, işleyişi; akıl ve bilimle algılandıkça, insanoğlunun gerçeklere varması da o oranda hızlanmaktadır.

Lüks yaşam, gurur, kibir ve gösteriş uğruna,
Bencillik, zevk, sefa, arzulara tapınma pahasına,
Egemenlik, üstünlük, tahakküm etme, egolar uğruna,
Böbürlenme, kurnazlık, köşe dönmece, haksız kazançla yaşam katlediliyor.

Önce havayı, suları, toprağı bozduk,
Sonra, molekülleri, hücreleri, genleri bozduk,
Sonra, metal ve ametalleri, toz edip, canlı dokulara sapladık,
Daha sonra, radyasyon, elektromanyetik, elektronsal canlı dokuları bozduk.

Allen kuşakları etkilenip, iklimler değişti, karbon salınımı çoğalıp atmosferi aştı,
Flora, clora, gazlarla, ozon’u delip, dünya’nın dengesini bozduk, uzaydan radyasyon kaptık.
Ahlak, sağlık, çevre, gıda, hava, su, toprak çoraklaşınca, hastaneler ve kavgalar çoğaldı.

Devletler, halklar, hayvanlar, bitkiler, olumsuz etkilendi ve yakınıyorlar.
Tarım alanları, hayvancılık, meyve, sebze ve ürünler azalınca, kavgalar artıyor.
Ekonomisini, iç çekişmelere, savaşa, lükse, harcayanlar iflas ediyorlar.
Evrenin yasalarına, doğaya, çevreye, atomlar alemine uymayan insanoğlu, intihar ediyor.

Günün Sözü: Ahlak, özgürlük, eşitlik, adalet, dürüstlük, paylaşım insanların temel özlemidir.

Biz Tayyipçiler

Rabia işareti yapan Başbakan Erdoğan’la iftihar ettik” diyor Mısırlı bir devrimci kardeşimiz. İnsan kendine ait olan bir şeyle, kendinden bildiği bir kimseyle iftihar eder. Recep Tayyip Erdoğan sadece Türkiye’ye değil Mısır’a da ait. Suriye’ye de, Tunus’a da, Filistin’e de…

Bu topraklarda hürriyet ve adalet isteyen kim varsa, Erdoğan’ı lider belledi. Erdoğan ve arkadaşlarının iktidarı, Türkiye’ye asalet kazandırdı.

Anadolu’nun mana ve ehemmiyeti, İslam dünyasını zulümden kurtarma mücadelesine istinatgah ve üs teşkil etmesiyle kaim olmuştur. Erdoğan’ın liderliğinde bu kutlu misyonu yeniden üstlenmiş bulunuyoruz, elhamdülillah. Hukuk tanımayan, medeniyete itibar etmeyen sözde İslami devlet veya teşkilatların (Şii veya Sünni) Ümmet-i Muhammed’e liderlik iddiaları boş. Ummeten Vasaten / Dengeli Ümmet’in ezici çoğunluğu, reyini Erdoğan’dan yana kullandı. Bir kere daha ilan ediyorum: Ben de İcma-i Ümmet üzere “Tayyipçi”yim.

Biz “Tayyipçiler” Türkiye’nin Kemalist dogmalardan ve milli irade düşmanı cuntalardan ve faiz lobisinden ve IMF gibi uluslararası sistem prangalarından kurtuluş sürecini büyük bir mutlulukla, müthiş bir heyecanla, sonsuz bir şükürle izliyor, bu sürece karınca kararınca katkıda bulunabildiğimiz zaman şereflendiğimizi hissediyoruz. Aynı şekilde, Gana’nın istiklalini “tek başına bir şey ifade etmez” diyerek bütün Afrika’nın istiklal mücadelesine adayan Kwame Nkrumah misali, Dicle-Fırat havzası ve Ortadoğu denilen bölgeden başlayarak bütün İslam dünyasının esenliğini dava edinen AK Parti hükümetinin bu yöndeki söylemlerini, tavırlarını, gayretlerini de öpüp başımızın üstüne koyuyoruz. Yunanistan’la, Ermenistan’la değil emperyalizmin en önde giden devletleriyle hürriyet ve adalet namına karşı karşıya gelen Yeni Türkiye’nin adamları olmaktan kıvanç duyuyoruz. ABD ile, İsrail ile, Avrupa Birliği ile ihtiyatlı kavgalara tutuşan Erdoğan’ın kavgacılığını da ihtiyatını da seviyoruz.

“Suriye’de çuvalladılar, Mısır’da tıkandılar, dış politikaları çöktü” diyen eyyamcılar gibi bakmıyoruz yaşadığımız şu günlere; en ufak bir pürüzle karşılaştığında paniğe kapılıp ciyaklayanlardan değiliz; etliye-sütlüye karışmadan miskin misin oturmayı gerçekçi siyaset belleyenlerden de değiliz. Bedüzzaman’ın “bahasına yüz sene versek değer” dediği hürriyet ve adalet yolundaki mücadelenin çok sabır istediğinin farkındayız ve ödediğimiz bedeller ne kadar ağır olursa olsun, şu günlerde cephelerden gelen haberler ne kadar üzücü olursa olsun, önümüzdeki yol ne kadar meşakkatli olursa olsun, “Allahu maassabirin” şiarıyla sabretmeye azimliyiz. “Kuseyr düştü, öyleyse Suriye siyaseti gözden geçirilsin”, “Rabiatül Adeviyye Meydanı boşaltıldı, öyleyse Mısır’daki darbecilere iltifat edilsin” diyenlerin minnacık idraklerine sığmaz bizim yüce davamız. Bir şey daha: Savaşanlar yenilgilere uğrayabilir, savaşmayanlar zaten yenilmiştir.

Biz “Tayyipçiler”, gayret bizden tevfik Allah’tan diyenleriz.

***

Geziciler, Ergenekoncular, Balyozcular ve saire, “Sonbaharda Tayyip’le hesaplaşma”ya hazırlanıyorlarmış. Onlarla aynı kefeye girmeyi kendilerine yakıştıran anti emperyalist, anti kapitalist, anti siyonist, İslamcı kardeşlerimiz var maalesef. “Tayyip”e ne adına vurduklarını, vurduklarında kimleri sevindirip kimleri üzdüklerini, neye hizmet edip neye zarar verdiklerini biliyorlar mı gerçekten? Sahi, ne yaptıklarını biliyorlar mı?

Gezi olayları sırasında Ankara’yı ziyaret eden Filistinli bir bakan kardeşimiz, özel bir sohbetimizde, “Bugün biraz nefes alabiliyorsak, bu, Allah’ın inayetiyle Erdoğan sayesindedir. Erdoğan’ın başına bir şey gelirse mahvoluruz” demişti. Geçenlerde görüştüğümüz Suriyeli bir devrimci kardeşimiz de “Türkiye bütün İslam dünyasının nefesi oldu” dedi. Boşnak kardeşlerimizden, Somalili kardeşlerimizden de benzer sözler duyuyoruz. Erdoğan’ın, Yeni Türkiye’nin, içerideki ve dışarıdaki bedhahlarla mücadeleyi mümkün kılan önemli bir faktör olarak iktisadi kalkınma ve istikrarın maruz kalacağı her darbe, Balkanlardan Afrika’nın boynuzundaki Somali’ye kadar bütün Müslüman halkların umutlarına da darbe olacaktır.

Her yer Taksim her yer neydi la?
Aydın Doğan’ın Hürriyet’i, Sözcü 1, Sözcü 2 (Taraf ‘a artık ‘Sözcü 2’ demek geliyor içimden) ve bir iki marjinal gazete daha kıpraşıp duruyor.
Neymiş efendim; bir yerlerde ‘Gezi eylemi’ falan patlasa da manşetten bayram yapsak.

Beklentileri, duaları bu olduğu için maçları erketede beklediler.

Arena veya Olimpiyat Stadı’nda aradıklarını bulunca, cumburlop üzerine atladılar: ‘(?) Gezi tezahüratları’

Bununla da yetinmeyip Digitürk’te penguen aradılar. ‘Digitürk’e büyük öfke’ varmış. Öyle yazıp çizdiler.

Niye peki?

Gezi tezahüratlarında sesi kısmışlarmış! (Acaba sesi kıstıkları için mi öfke ‘kabarmış’, yoksa Aydın Doğan Digitürk ihalesine göz diktiği için şimdiden arazi çalışmalarına mı başlamışlar?)

Keşke kısmasalarmış da, o sloganların tribünlerde nasıl yuh ve ıslık sesleriyle karşılandığını bütün Türkiye duysaymış.

Hürriyet gazetesi ve bu bilumum ‘Sözcü’ gazeteleri ne zannediyorlar anlamıyorum.

AK Partililer, (bilhassa Bahçeli’nin açıklamasından sonra Taksim gösterilerine net tavır koyan) MHPliler, BBPliler, Saadet Partililer, BDPliler maçlara gitmiyorlar mı?

Yarın öbür gün bu yuh ve ıslık sesleri, ‘Darbeye hayır / Darbeye hayır?’ veya ‘Darbeci medya istemiyoruz?’ veya işlerine gelmeyen başka bir slogana dönüştüğünde ne diyecekler çok merak ediyorum.

Bana sorarsanız isteyen istediği kadar istediği yerde, ‘Her yer Taksim her yer direniş’ desin.

Demirel 12 Eylül öncesi, ‘Caddeler yürümekle aşınmaz’ demişti, siz de bu minvalde bir şeyler bulup söylersiniz.

Hiçbir şey bulamazsanız, Lucescu gibi, ‘Köpekler istedi diye atlar ölmez’ dersiniz olur biter.

Daha fazla abartmanın ne lüzumu var.

Bir de maçlarda alkol kontrolü gibi saçmalıklardan söz ediliyor. Umarım dedikodudan ibarettir.

Adamın kafası kıyaksa kime ne?! Polis herkesi aradığı gibi onun da üzerini arayacak nasılsa; sahaya atabileceği yabancı madde yoksa sorun nedir?

Mısır’da hem namaz kılıp hem de darbe karşıtı masum ve sivil insanları katleden alçaklar, bizim dine – dindara saygılı ayyaşlarımızın ayağının bastığı yere kurban olsunlar.

Uzun lafın kısası, kimsenin içtiğine, giydiğine, sokakta / metroda sevgilisiyle ne yaptığına kimseciklerin karışmaya hakkı yok.

Bir ‘dindarın’ yekdiğeriyle ilişkisinde biricik ölçü, Hz. Peygamber’in, ‘Müjdeleyin, korkutmayın; nefret ettirmeyin, sevdirin?’ hadisi değil miydi?

Gezi alerjisi de artık nihayete erdirilsin.

Biliyorum, nefret suçunu onlar işliyorlar.

Sayın Erdoğan’a karşı o kadar müstekreh bir ‘kişilik katli’ yapıyorlar ki, mezarlardaki ölmüşlerine kadar çatallı dillerini uzatıyorlar.

Nefretlerinin temel nedeni Erdoğan’ı halkın bu denli sevmesi; çünkü bu sevgi sürdüğü müddetçe iktidar yüzü görmeyecekleri besbelli?

Tahammülsüzlükleri de diz boyu.

Bu yüzden Zerrin Özer’in ‘Başbakanımız’ı çok seviyorum?’ ifadesi bile dengelerini bozdu. Şafak Sezer’e hepten ifrit oldular.

Şükür ki şükür, kulaklarını açtıkları dünyanın dışındaki bütün dünyalara kör kütük sağır olacak kadar yobaz olmayanlar gerçekleri görmeye başladı.

Sayın Başbakan’ın 14 Haziran’da kimi sanatçılarla ve o malum dayanışmayla sabahlara kadar görüşmesi, ve bu görüşmeden sonra alınan karara o malum dayanışmanın uymaması, hele hele mahut dayanışmanın, ‘İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin Taksim Yayalaştırma Projesi’ni 6 Haziran 2013’te iptal ettiğine dair kararı haftalar öncesinden bildiği halde kendilerinden saklaması, hepten işin rengini ortaya koydu.

Demem o ki, birçoğu tezgâhlanan oyunun farkında, birçoğu Tahrir’de nasıl ki darbe üretildi, Taksim’de de kendileri üzerinden 28 Şubat’ın 2013 sürümü ‘postmodern darbe’ (‘her şey sandıktan ibaret değildir’ diskurlu sokak vesayeti mesela) üretilmek istendiğinin artık farkında.

Bu farkın daha bir fark edilmesi için alabildiğine empati kurmakla birlikte, demokratik reformları görülmemiş bir hızla devreye sokmak mecburiyeti var.

Sisici Aydınlıkçılar, bir takım Çölaşanlar, Soner Yalçın’ın sitesi falan ne yaparsak yapalım ‘Geziciliğe’ devam edeceklerdir.

Sayın Erdoğan, Mısır’daki darbede ‘İsrail terör ve fesat devleti’nin fonksiyonunu işaret edince, Soner Yalçın’ın malum odası anında, ‘Anti-Semitizm bu değil midir?’ tepkisini verdi.

Bölgedeki Kürtlerin İsrail hesabına çalıştığını iddia eden, Barzani’yi Yahudi ilan eden, sabah akşam Yalçın Küçükle onomastik diye diye soyadında ‘ar veya er’, ‘man veya men’ olanları bile Yahudi dönmesi şeklinde yaftalayan bu kafanın şu antisemitizm duyarlığına bakar mısınız?

Bu tipler slogan attığında, mesela, ‘Her yer Taksim her yer direniş’ dediğinde, siz de ‘Hee, hee?’ deyip geçin, hiç uğraşmayın.

Böyleleri evlat olsa sevilmez çünkü.

Diğer ‘Gezicileri’ sevmeye çalışın ama. Çok şükür ben seveceğim 2 adet ‘Gezizekalı’ arkadaş buldum.

Habire espri yapıyorlar bana, eğleniyoruz.

Biri ‘Erdoğan gitsin, kim gelsin?’ diye sorunca, diğeri ‘bağzı liderler’ cevabını verdi.

Çok güldüler. Ben de onlara çok güldüm.

Lakin kısa boylu olanı maalesef çok unutkan, ikide bir arkadaşına, ‘Her yer Taksim, her yer neydi la?’ diye soruyor.

Belki de ‘mizah’ falan yapıyordur, bilemiyorum.

Bir dua niyetine. Acı ve öfke ile!..
Başbakan Erdoğan’ın Mısır ziyareti sırasında, 9 Eylül 2011’de, ‘Tahrir’de konuş ve tarihi değiştir’ diye bir çağrı yapmıştım.
Bugün, Kahire sokaklarında can verenler anısına, acıya ve kana bulanmışlar adına, bir dua niyetine tekrar ediyorum:

Tahrir’de konuş! Tarihi değiştir! De ki;

Ortadoğu toplumlarına, Müslüman dünyaya, insanlığa güçlü sözler söyle..

Mısır halkına, Filistin halkına, Irak halkına, Suriye’ye, Cezayir’e, Somali’ye, Endonezya’ya, Hazar’ın doğusuna, Afrika’nın derinliklerine, Atlantik’ten Pasifik Okyanusu’na uzanan o geniş coğrafyanın öfkeli ve acılı insanlarına o çağrıyı yap.

Yirminci Yüzyıl’ın ezilenlerine, horlananlarına, kıyıma uğratılanlarına, çaresizlerine, her çıkış yolu denediklerinde tekrar tekrar aldatılanlarına, yüzyılın öfkesini içinde biriktirenlerine o diriliş çağrısını yap! Onlara bir çıkış yolu çiz, gidebilecekleri yeri göster, ne istemeleri gerektiğini anlat..

De ki;

Artık vesayet dönemi bitmiştir. Sizi yönetmek için atananların dönemi, sizden değil başkalarından talimat alanların, sizi onlar adına yönetenlerin dönemi bitmiştir.

Özgürlüğünüzü elinizden alanların, zenginliğinizi çalanların, onurunuzla oynayanların, tarihinize küfredenlerin, kimliğinizle alay edenlerin dönemi bitmiştir.

Size rağmen iktidar, size rağmen zenginlik, sadece kendileri için özgürlük, sadece kendileri için adalet isteyenleri ayakta tutma, her ne gerekçeyle olursa olsun, destekleme dönemi bitmiştir.

Sizi bu gezegenin yoksulları, kimsesizleri yapanların, adam yerine koymayanların, sizi alıp satanların, köleleştirenlerin, susturanların dönemi bitmiştir.

Size tarihinizi, güçlü olduğunuzu unutturanların, bir geleceğiniz olduğuna dair umutlarınızı yok edenlerin, sizi duvarlar arasına sıkıştırıp çaresiz bırakanların dönemi bitmiştir.

Korku dönemi, silahla hizaya sokma dönemi, sizinle hiçbir gönül bağı olmayanların dönemi bitmiştir.

De ki;

Mısırlılar, Filistinliler, Iraklılar, Afrikalılar..

Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlayın. Bu coğrafyanın nasıl paramparça edildiğini, yüzlerce yıl bir arada yaşayanların nasıl azılı düşmanlara dönüştürüldüğünü, birbirine boğazlatıldığını, topraklarınızın nasıl şirketlere pazarlandığını, kişiliklerinizle nasıl oynandığını, siz açlıktan kırılırken kaynaklarınızla nasıl saltanat sürüldüğünü, nasıl öldürüldüğünüzü, topraklarınızdan sürüldüğünüzü hatırlayın.

Size kadermiş gibi gösterilen fakirliğin, geri kalmışlığın aslında bir oyun olduğunu, neden hep sizin ülkelerinizin işgal edildiğini, neden hep sizin öldüğünüzü, neden hep sizin iç savaşlar yaşadığınızı sorgulayın.

Ebu Gureyblerin, Bağram hapishanelerinin, esir kamplarının, gizli işkence merkezlerinin neden sizlerle dolu olduğunun, esir ticaretinin, din ve kimliğinizi ayaklar altına alarak işkence yapanların neden sizi hedef aldığının hesabını sorun.

De ki;

Ey Atlantik’ten Pasifik Okyanusu’na uzanan geniş coğrafyanın insanları! Sizler, size kabul ettirildiği gibi, onların anlattığı gibi değilsiniz. Uyanın, ayağa kalkın, direnin, intikam hırsıyla değil, adalet için uzun bir yürüyüş başlatın. Siz, yirminci yüzyılın kurbanları ilan edenlere imkan tanımayın, onların topraklarınızdan kovun. Adalet, özgürlük, refah, onur için topyekun mücadele edin, artık susmayın!

Mezhepleriniz, etnik kimlikleriniz sizi bölmesin, yine kardeş olun. Bilin ki, kimlikler üzerinden yürüttüğünüz bu savaş, düşmanlık sizin savaşınız değil. Onlar için kan akıtıyorsunuz, onlar için ölüyorsunuz. Siz birbirinizle savaşırken onlar ülkelerinizi talan ediyor, kaynaklarınızla 21. Yüzyıl’ın refahına yönelik yatırımlar yapıyor.

De ki;

Ey yüz milyonlar ayağa kalkın, dik durun, hesap sorun, onurunuza, ülkenize ve geleceğinize sahip çıkın. Zaaflarınızdan arının, zaaflarınızı kullanarak ülkelerinize girenlere karşı durun.

Kendinize, ülkenize, dünyaya neler yapabileceğinizi, barış, adalet ve özgürlük yolundan geri adım atmayacağınızı, artık başkalarının hesaplarının parçası olmayacağınızı haykırın!

Ey Afrikalılar, Araplar, Türkler, İranlılar, Kürtler, Malaylar.. Gelin hep birlikte yeni bir dünya inşa edelim, geleceğimizi aydınlatalım. Yüz yıldır bu coğrafyayı kan gölüne dökenlerin ellerindeki bütün kozları boşa çıkaralım, dünyayı şaşırtalım.

Bir tarihi kapatıp, yeni bir tarih başlatalım!

?

Bugün Mısır halkı bunu yapıyor. Direniyor, ölüyor, can veriyor. Bu yüzyılın da, bu toprakların da onurunu ayakta tutuyor.

Diktatörler çağı bitti sandık, bitmemiş. Özgürlük çağı başladı sandık, öyle bir şey yokmuş. Tahrir ruhu adalet ruhudur dedik, darbe çağrısıymış. Dünya böyle ayıpları artık kaldıramaz dedik, dünya aynı utanmaz dünyaymış.

Ama bizim sözümüz hep bu olacak. Bugün bu çağrı çok daha değerli. Bugün bu çağrıyı çok daha güçlü çığlıklarla haykırmalıyız. Çünkü bu söz bizim sözümüz, bizim duruşumuz.

Bir önceki yüzyılda kaldığı sandığımız kötülükleri bugüne çağırıyorlar. Önümüze yeni diktatörler dikiyorlar. Washington’dan, Brüksel’den, Riyad’dan Körfez’den, Londra’dan saldırılar yapıyorlar. Coğrafyayı kan denizine boğuyorlar.

O zaman ‘Başbakan keşke bu çağrıyı seslendirse’ demiştim.

Bugün bu çağrıyı Kahire’den, Şam’dan, bu zulme alkış tutan tiranların hüküm sürdüğü bütün ülkelerden, şehirlerden duymak istiyoruz.

Bu çağrıyı seslendirmeden coğrafya özgürleşmeyecek. Bu çağrı şehirleri inletmeden tarih değişmeyecek.

Ölsek de, ezilsek de, üzerimize bütün dünya gelse de bu çağrı zaferle sonuçlanacak. Bu uzun bir yol, acılı bir yol, yürünecek.

Bu coğrafya bir daha 20. Yüzyıl’ı yaşamayacak. Acının öfkeye dönüşeceği gün, yıkım sizin üzerinize ulaşacak.

Emine Ülker Tarhan – Her başı sıkıştığında “şu faiz lobisi, bu dış mihrak.

Her başı sıkıştığında “şu faiz lobisi, bu dış mihrak, hatta çapulcular, kemirgenler” gibi bahanelere sığınan ve devleti böyle yönetmeye alışmış iktidarın bir bakanı “gezi protestocuları yüzünden olimpiyat düzenleme hakkının alınamayacak olması” açıklamasında bulunmuş.

Bu tespiti ile akıl- fikir “Bağış”lanırken ortada olmadığından şüphelendiğim bakan, muhtemel bir başarısızlığı kamufle etmek için yine atmış tutmuş.

Devri iktidarlarında tanıştığımız dopingli atlet, çekiççi, gülleci, halterci, güreşçi, Kırkpınar pehlivanı vs.vs.hatta bizatihi dopingli Akdeniz Oyunları’nı unutmuş.

İnsanları aşağılayarak bilinçaltını dışa vuran bu nedenle 6 ay ceza da alan bir sporcuyu sahiplendiklerini ve bayrak taşıttıklarını da unutmuş.

Akdeniz Oyunları’nda protesto korkusuyla bütün biletleri satın alıp yandaşlarına verdiklerini, yaşasalardı eğer, olimpiyat ruhunu en iyi yansıtacak olan özgürlük özlemi ile dolu o gençleri öldürenleri savunduklarını, herşeyin çivisini çıkardıkları gibi sporun da çivisini çıkarttıklarını, dopingde ülkemizi dünya şampiyonu yaptıklarını unutmuş…

Eline kıymık batsa “gezi”cilerden bilecek zihniyet bunları unutmuş tamam.

Peki Olimpiyat Komitesi’nin bazı şeyleri not edebileceğini hiç mi düşünmemiş?

Olimpiyat Komitesi; olimpiyat ateşi yerine çadır yakmayı, rekor yerine kol-bacak kırmayı tercih eden, sporcunun “zeki, çevik ve ahlaklısını” değil, ırkçı, yandaş ve dopinglisini seven, sistemli olarak sporcularına doping verdiği kuşkusu yaratan bir devleti nasıl not etti dersiniz?

Olimpiyat oyunlarına aday olan bir şehirde gençleri çivili sopalarla döven, zehirli sularla ıslatan, palalarla kovalayan, kadınları saçlarından sürükleyen, sokakları biber-portakal gazına boğanları not etmiş olamaz mı?

Irkçılıktan ceza almış birine bayrak taşıtmanın olimpiyat ruhuna aykırı olduğunu değerlendirmiş, kadın sporcularla ilgili endişe duymuş olamaz mı?

Hani “3-5 çapulcuydu” bu protestocular, bu ne korku, bu celal?

Maazallah 10-15 kişi olsalardı Avrupa Birliği fiyaskonuzun suçunu da onlara mı yükleyecektiniz yoksa?

Yoksa onlar olmasa, et ve benzin fiyatları düşecek, terör de, kadın cinayetleri de bitecek, zavallıya dönen dış politikanız tutacak, sınırlarımız güvenliğe mi kavuşacaktı?

Her başınız sıkıştığında başvurduğunuz “mağdurum da mağdurum” edebiyatınız sıktı artık.

Asıl meseleniz, ülkenin onuru mu, yoksa projenin kabul edilmemesi halinde, Belgrad ormanlarının rant alanına çevrilemeyeceği mi, onu bilemeyiz.

Bir mucize olsa, olimpiyat düzenleme onurunu yaşasak ulus olarak elbet isteriz.

Ama insanın özgür olmadığı, demokratik itiraz hakkını kullanan gençlerin dövülerek öldürüldüğü bir ülkede olimpiyat olsa ne olur, olmasa ne olur?

Emine Ülker TARHAN CHP Ankara Milletvekili

Parola ortak: Demokrasi sandık değildir!

Başbakan Erdoğan dün çok önemli bir gerçeği paylaştı ve şunları söyledi; “Mısır’da yaşanan gelişmelerin arkasında İsrail var… Elimizde belgesi mevcut… 2011 seçimleri öncesinde Fransa’da yapılan bir oturumda Adalet Bakanı ile bir entelektüel konuşuyor, O da Yahudi… ‘Mısır’da Müslüman Kardeşler seçimi kazansa da onlar kazanamayacaktır. Çünkü demokrasi sandık değildir’ diyor’’….

Sevgili dostlar, Erdoğan’ın ortaya koyduğu konuşmayı unutmayın ve lütfen Mayıs-Ağustos 2013 arasında Türkiye’de bazı yazarlar, akademisyenler ve sanatçılar tarafından ısrarla her ortamda ifade edilen şu cümleyi hatırlayın; DEMOKRASİ SANDIK DEĞİLDİR… Tesadüfe bakın cümle yani Türkiye ve Mısır’da icra edilecek “darbe denemeleri veya darbelerin” motto’su aynı!

Konuyu fazla uzatmadan Türk kamuoyunun, özellikle oynanan oyunu görmeye çalışan her Türk vatandaşının, dikkatini bu gerçeklere çekmek ve İsrail’den çıkan “motto’nun” nasıl sahaya indiğini herkesin sorgulamasını istiyorum… Bir noktanın daha altını çizeyim; Türkiye’de “411 el kaos’a kalktı” manşeti dahil birçok “karışıklık planının” arkasında parmağı olan bir Alman gazeteci (X gazetesi genel yayın yönetmeni) 2011-2013 arasında “demokrasi sandık değildir” motto’su ile “sandıkta yenilemeyecekse KAOS ile gider” başlıklı AK PARTİ’yi” devirme planı ile ilgili fikirlerini Türkiye’deki bazı arkadaşlarıyla sürekli paylaşıyor ve konu hakkında toplantılar yapıyorlar… Ne tesadüf ki; bu yayın grubu ve Türkiye’deki iştirakleri Başbakan Erdoğan’a son iki yıldır sürekli saldıran ve itibarsızlaştırma kampanyasını yöneten gruplardan biri!

Sonuç: Türkiye’deki “deneme” ile Mısır’da yaşananların “aynı senaryonun parçası” olduğu artık delilleri ile sabit! Türkiye’de başarılı olamadılar hatta “bütün işbirlikçileri” ile açığa çıktılar ama Mısır’da yollarına kan dökerek devam ediyorlar! Bu noktada önemli soru şu; İslam Dünyası’nın iki önemli direği olan Türkiye ve Mısır neden hedef seçildi, arkadaki makro oyun planı ne? Bu soruya cevap bulmamız, kıyıya vuran dalgaları atlatmaktan çok daha önemli!

Sonuç 2: Bundan bir süre önce bir ülke istihbarat servisinin bazı üniversiteler ile ortak hazırladığı bir raporu açıklamıştım. O rapordan bir bölüm paylaşacağım, lütfen yukarıdaki satırlar ile birlikte değerlendirin; “…yenilenen yeni hedefler ve alınacak önlemler doğrultusunda uygulanabilecek senaryolarda yer alacak paramiliter ve sivil unsurların yeniden gözden geçirilmesi zorunlu hale gelmiştir… Son 300 yıldır hiçbir İslam ülkesinin etkin ve aktif olmasına izin vermeyen emperyal strateji Türkiye’nin de bu inisiyatifi ele geçirmesine asla izin veremez… Türkiye’nin bu çıkışı ve durdurulmadığı takdirde bu gidişatı küresel emperyal denklemi bozacağı gibi varlıkları tamamen emperyal odaklarımız tarafından yönetilen İslam ülkelerini akıllarında olmayan yeni bir bağımsızlık yoluna itebilir… Bu gidişat varlıklarımız ve etki alanlarımız için bütün denklerimizin yeniden tanımlanması anlamını taşıdığı gibi dünya denklemi açısından da kabul edilemez…”

Son söz: Durum çok açık ve net; özellikle 2008 sonrası ekonomik ve siyasi olarak bağımsızlaşan-güçlenen Türkiye’nin, 300 yıllık gidişatı değiştirme noktasına gelmesi, coğrafyamıza yönelik topyekun bir planın devreye girmesine yol açıyor! Türkiye ve Mısır’da yaşananlar “ilk perde”! Hala bu oyunu görmeyenler varsa, onlara söyleyecek söz bulmak zor! UYAN Türkiye, Uyan Coğrafyamız!

Atilla Bey
“Şeriatı getirmek gerekir” gibi bir ifadeyi kullandığımı hiç hatırlamıyorum. Hatta böyle bir ifadenin absürd olduğunu düşünüyorum.

Yüce Allah islam şeriatını 1400 küsür sene önce Cebrail (a.s) vasıtasıyla 23 senede Yüce Rasulüne (s.a.v) vahyetmiş ve O da bize tebliğ etmiştir.
Yüce kitab-ı hakim’de bu dinin son ve ikmal edilmiş bir din olduğu beyan edilmiştir. Artık yeni bir din yeni bir şeriat gelmeyeceği bildirilmiştir.

Şeriat Allah’ın kitabında va’z ettiği hükümler bütünüdür. Mesela namaz kılmak bu şer’i hükmün bir parçasıdır. Müminler her gün 5 vakit namaza çağrılmakta ve şeriatın bir hükmünü icra etmektedirler.

Zaten var olan bir şeyin yeniden gelmesi veya getirilmesinden bahsetmek abesle iştigaldir.

Benim kasdettiğim şey ise Allah’ın Ahkemul- Hakimin oluşunu (hüküm koyucuların üzerinde yegane ve tek hüküm koyucu oluşunu) kabul ve tasdik edilmesi hususudur. Yani egemenliğin yalnızca Allah’a ait olduğunu dil ile ikrar ve kalp ile tasdik edilmesi.

Şu anda olan mevcut halde Allah’ın yeryüzündeki hakimiyeti reddedilmekte, ona sadece göklere ve ölüm ve ötesine hakim olması layık görülmektedir.

Biz yeryüzünde kendi işlerimizi tamamen kendimiz tedvir ederiz denmektedir. Allah’ın hükümleri bizim hayatımızı asla şekillendiremez denilmektedir. Biz kendi maslahatımıza olan işlerimizi kendimiz karar veririz denilmektedir. Anayasa ve yasa koyuculuk görevini kendimiz gibi insan olanlara tevdi ve tevkil ederiz denilmektedir.

Bu ise Allah’ın hakimiyetine isyan ve kafa tutmadır. Heva ve heveslerini ilah edinmektir. Allah’a eksik bir uluhiyet isnad etmeye cüret etmektir.

Demokasiyi benimsemenin anlamı budur.

La ilahe illallah diyen bir mümin Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetini de kabul ve tasdik etmiş demektir. Aksi halde böyle bir inanç eksik ve sakat bir inançtır.

Hem La ilahe diyerek tüm sahte ilahları reddettiğini belirtecek hem de heva hevesini ilah edinecek bu iki zıt inanç tek bir kalpte bir arada bulunamaz.

Kendi heva ve hevesinden hüküm ihdas eden (anayasa ve yasa koyan) bir kimse Allah’a hüküm koyuculukta eş ve ortaklık iddiasına kalkışmış demektir.

Bu ise şirktir. İşte bu nedenle demokratik nizam bir küfür ve şirk düzenidir. Bu rejime iman edenler hizbuş-şeytan (şeytanın taraftarları) olurlar.

“Şeriat rejimini uygulayan tüm müslüman ülkeler” gibi absürd bir ifade kullanmışsınız. Öncelikle böyle bir ülke yok ki. Olmayan bir şeyi varmış gibi lanse etmişsin.

Şu anda hiç bir ülke Allah’ın yer yüzündeki hakimiyetini kabul ve tasdik etmiş değildir. Hepsi heva ve heveslerini ilah edinmiş ülkelerdir.

Mesela Suudiler. Arabistan’da Allah’ın dediği mi yoksa kralın dediği mi üstündür. Elbette ki kralın dediği üstündür. Saudi kraliyetine göre Arabistan’da Egemenlik Allah’a değil krala aittir. Arabistan’da çıkan petrolün geliri kime ait. Arabistan’da yaşayan halka mı yoksa Amerika Petrol Şirketleriyle Saudi kraliyetinin kişisel ortak konsorsiyumuna mı? Yani kral petrol gelirini kişsel serveti olarak dilediği gibi tasarruf etmiyor mu? Yani kamunun malını kişisel serveti gibi gasp etmiş değil mi? Bu gaspın cezası Allah’ın hükmüne göre kraliyettekilerin el ve ayakları çapraz şekilde kesilmek iken hiç bir kraliyet mensubuna Allah’ın bu hükmü uygulanmaz iken fakirliğinden dolayı 3 kuruş çalan gariban bir hırsız anında el kesme ile tecziye olmaktadır. Eğer Hz.Ömer (r.a) yeniden hayata dönmüş olsa bu gariban hırsızın elini kesen kralın derhal elini keserdi. Ülkenin yer altı kaynaklarını gaspederek halkı sefalete sürükledikleri için.

Bir diğer husus Saudi kraliyeti, petrol gelirlerinden gaspettikleri paraları ABD ve Avrupa bankalarında faizli işlemlerde değerlendirmektedirler. Hani faiz haramdı değil mi? En büyük haram yiyiciler ise bu petrol şeyhleri.

Ekonomisi Faiz temeli üzerine inşa edilmemiş hiç bir islam ülkesi bulunmamaktadır. Yani Allah’ın hükümleri çiğnenmeyen tek bir ülke bulunmamaktadır.

Tüm islam ülkeleri gasıplar tarafından yönetilmektedir. Gasp edilen bu ülkeler bu gasıplardan kurtarılmadığı müddetçe müslümanların bellerini doğrultma imkanları olmayacaktır. İslam ülkelerinin kamuya ait yer altı ve yer üstü zenginlikleri çiğnenerek gasp edildiği gibi Allah’ın hükümleri ve Allah’ın egemenliği de fütursuzca gasp edilerek çiğnenmektedir.

Hem Allah’a hem de nasa ait gasp edilen bu hak ve değerlerimiz elde edilinceye kadar islam ülkelerin yüzü asla gülmeyecektir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir